21. Yüzyıla Doğru Türkiye’de Sanat

Batı anlayışında Türk Resim Sanatı’nın tarihi genel bir yaklaşımla 1830’lardan başlatılır. Ferik İbrahim Paşa (1815-1889) ve Ferik Tevfik Paşa (1819-1866) ve Hüsnü Yusuf  Bey’in (1817-1861) askerî eğitim ve eğitim amacıyla İngiltere’ye gitmeleri, ilk örnekler olarak gösterilir.

1860’lar, 1880’ler 1910’lu yıllarda yurt dışına giden, gönderilen sanatçı adaylarının tümünün asker ya da sivil, Osmanlı sarayı mensuplarını ve saray çevresinin ilgisine mazhar olmuş insanları kapsadığı görülür (Mustafa Cezar, Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi. İş Bankası Yayını, 1971).

Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra ülkemizin eğitilmiş insan gücü gereksinimi için çeşitli alanlarda yurt dışına öğrenime gönderilen gençlerle birlikte sanat alanında da Atatürk’ün yaptığı ilk uygulamalardan biri 1924’te Akademi mezunu 10 genci devlet bursu ile yurt dışına sanat eğitimi alanında eğitime göndermek olmuştur. Onca yokluğa rağmen sanatı ön safta gören, baş tacı sayan bir çağdaş anlayış örneğidir bu.

Bu DEVLET destekli sanat politikası günümüze kadar politik eğilimlere, yönetime gelenlerin kültürel birikimine göre şöyle ya da böyle azalarak, en aza inerek devam etmiştir.

Bu oluşumu birkaç yönden irdelemekte yarar vardır:

Birincisi Osmanlı toplumsal geleneğinde sanat adına önem verilen her şeyin halk sanatı, hatta zanaat olarak değerlendirilmesidir. Bu nedenle 1300-1400’lerden gelen batı sanat geleneği bağlamında Osmanlı toplumunda herhangi bir sanat hareketi görülmez. Kapalı bir toplum yapısı içinde belli Sultanlar tarafından açılım çabaları gösterilse de toplum katmanlarında etki yaratması ve yaygınlaşması ya da devlet ve toplum politikası içinde yer alması mümkün olamamıştır. Bunda toplumu sarıp sarmalayacak temel dinamiklerin batı toplumlarından farklı boyutlarda bir yapıda olmasının payı büyüktür.

Batı toplumları, toplumun, toplumsal yapının tasarlanmasında-dizaynında-önceliklerini din olgusunun yanında bilim, ekonomi, sanayi ve kültür gibi perspektiflerle ele alırken ve sanatı bütün yönleri ile halkı toplumsallaştırmanın ve toplumsal dinamizmin vazgeçilmez öğeleri saymışlardır. Bütün sanatların dine hizmeti, dini yüceltmesi ve insanlara anlatması için kullanılması söz konusudur. Doğu toplumlarının yaşamı algılama ve sorgulama mantıkları, din, bilim, ekonomi, sanayi ve kültür alanlarına ve bu olguların sanatla ilişkilendirilmesine bakış açıları çok farklılık gösterir. Bu toplumlar sanatı; mimari, hat, minyatür ve halk sanatlarından ibaret saymışlardır. Bu yüzden sanatın toplum katmanlarını sarıp sarmalaması, topluma mal olması, kendi içinde çeşitlenmesi söz konusu olamamıştır.

Bu oluşumda batı toplumlarında etkin bir güç olan ARİSTOKRAT sınıfının payını ve işlevini önemle vurgulamak gerekmektedir. Bugün batı sanatının dayanağı sayılan bütün oluşumların altında bu aristokrat sınıfının desteği ve yönlendirmesi bulunmaktadır. Hatta Rönesans’ı yaratan dinamizm, bu güçlü ailelerin ve bu güçlü sınıfın hayallerinin gerçekleştirilme çabalarıdır. Bu nedenle 500 yıl öncesinde bir Medici Ailesi’nin destek ve katkıları ile yaptırılan sanat eserleri, hem sanatçılara fırsat yaratmıştır, hem de bugün bile ailenin adından söz ettirebilmekte ve sanat tarihinin önemli eserleri olarak dünyanın ilgisini çekebilmektedir.

Batı sanatındaki tutuma benzer bir tutum Anadolu Selçuklu devletinde Sultanların pek çok uygulamalarında ve sanata bakışlarında görülür. Bu nedenle bazı yorumlara göre Anadolu Selçuklu Devleti uzun süre yaşasaydı Rönesans hareketi daha 1200-1300’lerde Anadolu’da gerçekleşecekti. Bu gün bile  bu dönemlerden günümüze gelen eserlere bakınca bu düşünceye katılmamak mümkün değildir.

Osmanlı toplumunun böyle bir sınıfa sahip olmaması ya da bu sınıfa denk gelebilecek sınıflara sahip olmaması, bilim, kültür ve sanatta sorumluluk üstlenebilecek ve toplumsal bir güç olarak sanatta, yönetimde etkili olabilecek dinamiklerden yoksun kalmasına neden olmuştur. Bazı Sultanların özellikle mimariye verdiği önem diğer alanlara yansıyamamıştır.

18.ve19.yüzyıldan itibaren yenileşme hareketleriyle birlikte Osmanlıdan gelen ve 1883’te Sanayi-i Nefise ile başlayan çok yönlü kültürel hareket yeterince gerekli altyapı ve birikim olmayınca belli sınırlar içinde sıkışıp kalmıştır.

Ancak 20. Yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak genç Cumhuriyet bunu gerçekleştirmek için devlet desteği ile bir üstyapı kurumu oluşturmaya çabalamış durmuştur. Bu alanda yapılanlar kimilerine göre yetersiz görülmekle birlikte tarih için çok da uzun sayılmayacak 80 yıllık bir dilim içinde önemli mesafelerin kat edildiğini söylemek gerekmektedir. Sanat Cemiyetleri, Halk Evleri, 1938-1944 yılları arasında Memleket Resimleri Sergileri, Resim Heykel Müzesinin 1937’de açılması, Devlet destekli de olsa 50 ilde sanat galerileri, 6 kent müzesi,   ulusal ve uluslar arası sergiler; Asya-Avrupa Bienali gibi önemli etkinlikler gerçekleştirilmiştir. Bütün eksikliklerine ve olumsuz koşullara rağmen 60’a yakın güzel sanatlar eğitimi kurumu sanat eğitimi alanında hizmet verebilmektedir.

Günümüzde konuya bir başka açıdan yaklaşan devlet, çeşitli politik amaçlarla bu alanları daraltmak ve sanat sorumluluğundan elini-eteğini çekme, hatta politik amaçlarla başka alanlara kaydırma isteği içinde görülmektedir.

İnsanının çağdaş niteliklerle donanımı ve dünyayı algılama ve sorgulamadaki düşünce yapısı tutarlı bir eğitim ve kültür politikaları ile değiştirilemeyen toplumların yazgısıdır bu. Sanatı anlamamak, sanatı anlayacak insan tipini destekleyip yetiştirmemek, sanatı belli kesimlerin işi olarak görmek, sanatı gereksiz bir eğlencelik olarak algılamak.

Bu yüzden 21. yüzyıl Türk Sanatından söz ederken devletten beklemek yerine, toplumun, vakıf, dernek gibi kurum ve kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin, belediyelerin-yerel yönetimlerin, sanatı toplumsal bilinçlenmenin ve uluslar arası etkileşimin önemli bir aracı olarak görme ve buna göre yeni rotalar tayin etme zorunluluğu bulunmaktadır.

21. Yüzyılda sanatımız belli bir ivme ve dinamizm kazanacaksa toplumsal etki güçlerinin sanatı sorumluluk alanlarında görmeleri sayesinde olacaktır.

Bizde geçmişte bir aristokrat sınıfı olmamıştır ama yeni bir aristokrasi ile benzer aileler, benzer tutumları gereğince özümlememiş olsalar bile hayata geçirmenin örneklerini vermeye başlamışlardır. İstanbul’da Koç Ailesi, Eczacıbaşı Ailesi ve Sabancı Ailesi, Ankara’da Kutman ailesi gibi büyük sermaye gruplarının bu bağlamda oluşturulan çeşitli vakıf ve derneklerle böyle bir konuyu ihtiyaç haline getirmelerine ilişkin örnekler görülmeye başlamıştır. Özellikle İstanbul’da kurulan İstanbul Modern, Pera, Sabancı, Eczacıbaşı, İmoga gibi sanat müzeleri, çeşitli sanat merkezi, galeriler, kültür merkezleri bu alanda başlayan ivmenin önemli göstergeleridir.

Bu gibi ister sermaye grubu, ister özverili gönüllü toplumsal örgütler olsun; sanata ve sanatın toplumsal gücüne inananların sayılarının çoğalması, tüm ülkeyi saracak hale gelmesi sanatın bütün alanları için önemli kazanç olacaktır.

Bu grupların yanında Anadolu Üniversitesi, Edirne Trakya Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Gazi Üniversitesi gibi üniversitelerimizin çağdaş sanatlar merkezleri, sanat müzeleri oluşturmaları bulundukları bölgelerin kültür odakları olma çabaları önemli başlangıçlar olarak değerlendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki galeri deyince oto galerileri akla gelen bir toplumda sanat galerileri oluşturabilmek bile son 20-25 yıl içinde mümkün olabilmiştir.

Sanatımızın yurt dışına açılması da bu ve benzeri kurumların özverileri ve  katkıları ile mümkün olabilecektir. Örgütlü, seçkin, kapsamlı yurt dışı ulusal sergilerin düzenlenmesi, sanat kitapları, kataloglar ve tüm medya olanaklarının değerlendirilmesi ile yapılacak topyekûn tanıtımlarla yurt dışına açılma zorunluluğu vardır. Her kurum bu konuda elinden gelen tanıtımı üstlendiğinde sanatımızın yurt dışı etkisi bugünkünden çok daha anlamlı olacaktır.

Burada Orta Avrupa’nın Demirperde ülkesi diye hep başka gözlerle değerlendirdiğimiz bir ülkesinin Macaristan’ın sanat kurumlarına ve müzelerine ilişkin birkaç küçük not eklemekte yarar olacaktır.

Bu ülkenin birkaç ilindeki müzelerin sayıları bizdeki durumla karşılaştırılabilmek için iyi bir örnek oluşturacaktır. Budapeşte’de 42 müze, Miskolc: 30, Szegel:15, Debrecen:3, Kaposvar:23, Nyiregyhaza:4, Györ:17.

Bir başka örnek: Fransa’da 30 bin, Almanya’da 28 bin, ABD’de 40 bin müze var.

21 yüzyıl Türk Sanatının irdelenmesinde bu müze anlayışının dışında bir başka boyut sanata doğrudan ilgi duyan, sanatı yaşamın vazgeçilmezleri olarak gören insan sayısı ile ilgili.

Nüfus yoğunluğu, eğitim veren mevcut sanat kurumları göz önüne alındığında başka batı ve doğu toplumlarına göre olması gereken yerlerde bulunmadığı görülmektedir.

Sanat derneklerine üye, örgütlü sanatçı sayıları ve uluslar arası alanda etkin sanatçıları göz önüne alındığında, bunların ulusal kültüre katkı yönü de çok önemli olmasına karşın önemli eksikliklerin bulunduğu söylenebilir.

Ülkemizde bütün sanatçı örgütlerine üye sanatçı sayısı 1500’e ulaşmamaktadır.

Kaya Özsezgin’in YKY arasında yayınlanan Türk Plastik Sanatçıları Ansiklopedik Sözlüğünde yer alan sanatçı sayısı 1255’dir. Bayan sanatçı sayısı 285, erkek sayısı 970.

Prof. Ayla Ersoy’un Altın Kitaplar Yayınlarında çıkan 500 Türk Sanatçısı kitabında yer alan sanatçı sayısı 500’dür. Erkek sanatçı sayısı: 400 Bayan sanatçı sayısı:100.    

Başka uluslarda bu rakamların çok yüksek olduğunu, Almanya’da 17 bin, Kore’de 22.500 sanatçının örgütlü olduğu bilinmektedir. Japonya’da sadece Ağaç baskı sanatçılarının sayısı 2.500’dür.  

Toplumsal ilgi odakları oluşturmada, bilgilendirmede, daha geniş bir yaklaşımla kamuoyu oluşturmada çok önemli ve etkin bir güç olan yazılı ve görsel basınımızın-medyamızın sanata bakış açısı da çağdaş ölçütlerden çok uzak yaklaşım göstermektedir.

Özellikle gazetelerimizin logo üstü haberleri flaş haberler olara dikkat çekici bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle burada yer alan yazılı ve görüntülü haberler diğer sayfalara göre daha çok etki uyandırabilmektedir.

Aralık 2005-Haziran 2006 tarihleri arasında yazılı basınımızın önde gelen çağdaş çizgide,  kamuoyu oluşturmada etkinliğinin yüksek olduğuna inanılan Hürriyet, Milliyet, Sabah ve Vatan gazetelerinin, gazete logosu üzerinde verdiği haberler altı ay süre ile incelenmiş, burada yer alan haberlerin siyaset, sanat, spor, ekonomi alanlarını kapsama yönü karşılaştırılmıştır. Cumhuriyet Gazetesi bu araştırmada logo üstü haberlere çok nadir yer verdiği ve ayrı bir disiplin içinde olduğu bilindiğinden ayrı tutulmuştur.  

Bu incelemede gazetelerin özel promosyon ve tanıtım haberleri dışında:

Yüzde 60 oranında film ve dizilere; film ve dizi oyuncularının sıradan günlük yaşam haberlerine, birbirleri arasındaki marjinal ilişkilere, moda ve mankenlere, TV magazin haberlerine ve yarışma sunucularına, bunların günübirlik yaşam ilişkilerine;  
Yüzde 15 oranında spora, özellikle futbola ve sporcuların yaşamlarına,
Yüzde 15 oranında politik-ekonomik flaş haberlere (vurgun, talan, hortum, özelleştirme, zam. Vb.)   
Yüzde 5 oranında gençlik haberlerine, uyuşturucu ve benzeri çarpıklıklara, büyük cinayet haberlerine,
Yüzde 5 oranı gibi çok düşük bir rakamla sanat haberlerine (Picasso Sergisi, Aydın Doğan Karikatür Yarışması, Wood Allen haberleri gibi) yer verildiği görülmüştür.

Kültür ve sanatımızın toplumda ilgi uyandırabilmesi ve topluma mal edilebilmesinde bir anlamda logo üstü haberlerde yer alan içeriklerin kalitesi ve toplumsal dinamizmdeki yeri önemli bir örneklemedir. Toplumsal model oluşturmada, özendirmede ve yönlendirmede her zaman bunların önemli uyaranlar olduğu bir gerçektir. Bu nedenle ne zaman logo üstü haberlerde sanat ve kültür en yüksek yüzde oranı ile yer alabilirse sanatın topluma yayılması o derece anlam kazanacaktır.

Bu bağlamda Radyo ve TV gibi iletişim araçları da çok önemli işlevlere sahiptir. Gazetelere paralel olarak Nisan-Eylül 2006 tarihler arasında TRT1, ATV, Show TV, TGRT, NTV’de yapılan istatistikî incelemede de gazetelerden farksız sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu altı ay içinde bazı televizyonlarımızın, bir şarkıcının mayosu için yaptığı yayınların toplam süresi, bu beş TV’nin sanat haberlerine ayırdığı toplam sürenin dört katı olmuştur. Bu ülkenin toplumsal ve kültürel yapısının nerelere endekslendiği bu gibi olumsuz örneklerde her zaman görülebilmektedir.

Ülkemizde iletişim ve etkileşim alanlarının sınırlılığı içinde bu organların toplum katmanlarını yönlendirmedeki önemi yadsınamaz. Öyle ise bu organların sorumluluğunu üstlenenlerin sanatı anlama biçimlerinin sorgulanması gerekir.

İnancımız odur ki sanatımız gazetelerin logo üstü haberlerinde, TV’lerimizin önemli yayın saatlerinde yer alabildiği oranda toplumsal kaliteye katkı getirebilecektir.  

Nitekim İstanbul Modern, Picasso ve Rodin, Fahrelnisa Zeid sergileri bunun önemli örneklerinden biridir. Basının-medyanın-TVlerin ilgisinin halkın ilgisini koşullandırdığı ve ilgi odaklığının koşutluğu bu örneklerde somut sonuçlarla görülmüştür.

Bunun yanında Tophane-i Amire’de ve daha sonra Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde açılan Ernest Barlach sergisi basında-medyada yer almadığı için gerekli ilgiyi görmemiştir.

Sanatsal durumumuzu sorgulamada önemli bir başka nokta daha var: Ulus olarak yenilik adına, çağdaş gelişmeleri takip etmek adına; kültürel ve düşünsel altyapımızın yeterli olup olmadığına bakmaksızın “ben de yaptım” mantığı içinde tekrarlamak söz konusu olmaktadır. Batının sindirerek zaman içinde ve üstelik çok uzun bir tarih diliminde elde ettiklerini özenti kalıpları içinde tekrarlamak belirli yanılgıları da birlikte getirmektedir.

Batı sanatı 1900-2000 yılları arasında 50’ye yakın akım ve eğilim içinde olmuştur. Pek çok manifesto ile sanat anlayışları, felsefeleri topluma mal edilmeye çalışılmıştır. Türk Sanatı bu akım ekol ve eğilimlerin önemli bir bölümünü yaşama olanağı bulamamıştır. Ucundan kıyısından bu sanat dinamizminin esintilerinden yararlanmaya çabalamıştır. Bunun ne kadar özümlenebileceği tartışma konusudur.

Batının her yaptığını kaçınılmaz bir hedef gibi görmek, özümlenmemiş bir taklit, tekrar ve özenti furyasında yer alabilmek günümüz sanatında belli bir kesimin medya desteği ile “gerçek sanat budur”, etkisi yaratabilmektedir. Bu furyaya uymayanlar klasik, bir anlamda tutucu sınıfına sokulabilmektedir.

Elbette batının ya da doğunun çağdaş sanat hareketleri takip edilmeli, entelektüel birikim içinde sanatın araştırıcı, devrimci tavrı ile çağdaş tavırlar sorgulanmalıdır. Sınırsız bir özgürlük sanatın dinamiğidir, ancak bunun altında ne olup, olmadığı sorgulanmak zorundadır.

Sanatın temeli olan kültürel birikimi, yeterli duyarlık birikimini, çağdaş bir okuryazar kimliğini doğru dürüst elde etmeden, bir klasik eserin orijinalini bile görme fırsatı bulamadan kendini star sanan bir çok insanla karşılaşılabilmektedir. Üstelik bu mantığı “şuna ne gerek var, buna ne gerek var” dışlamasına taşıyarak, yüzeysel gösterilerle sanatın var olabileceğini ilke haline getirenler var. Son yıllarda “Desene ne gerek var, etüde ne gerek var, doğaya ne gerek var, figüre ne gerek var” dışlamaları belli bir taraftar kitlesi oluşturmayı amaçlamaktadır.

Sanat ön yargılara, şartlanmışlıklara, bir anlamda yerleşik kurallara karşı çıkmak ya da alternatifler aramaktır. Bu bağlamda çağdaş bütün teknikleri ve çağın gereği çok çeşitlenen eğilimleri izlemek, uygulamak elbette kaçınılmazdır ve sanatın doğası gereğidir. Bunun gerçekleşmesi sanatçı adaylarımızın, sanat meraklılarımızın kendilerini çok yönlü donanımlı hale getirmeleri, tutarlı sanat ve kültür birikimi sağlamaları ve gelgeç hevesler yerine, özgün tavırlı, dinamik adımlar atmalarıdır. 21. yüzyılda Türk sanatının dışa açılması ve kendine yer bulabilmesi bu tutarlı disiplinden geçecektir. Özenti, özümlenmemiş, kendi toplumunun görsel eğitiminde yer bulamamış ve böylece kültür dinamikleri arasında yer alamamış, uyuşuk ve pısırık bir sanat hareketinin Edirne’den dışarı çıkması mümkün değildir.