Benzetildiğim Dostluklar Üstüne

Adı inatlıkla özdeşleşen insanlara ya keçi inatlı ya da eşek inatlı derler genellikle. Bu grupta adı geçenlerdenim ben de. İnatlarıyla özdeşleşen bu iki insan dostu yaratığın kendilerine göre o kadar çok ilginç yanları vardır ki bunlar yeterince anlatıldığında ya da yazıya döküldüğünde doğa ve insan ilişkisine ait değerlendirmelerimizin, yaşam deneyimlerimizin daha iyi sorgulanması mümkün olamaz mı diye düşünürüm hep. 

Biz günlük konuşmalarımızda her ne kadar insanları küçültmek, eleştirmek, hatta aşağılamak için kullansak da insanoğlunun ve özellikle köylülerin en yakın yardımcısı, desteği olan evcillerdendir eşekler. Beslenmesi, bakımı ile köylünün kendisi gibi kıt kanaat geçinmesini ve bulduğu ile yetinmesini bilen vefalı dostlardır. Gece-gündüz, dağ-bayır demeden kahrını çekerler insanların. Sevmemek, onlarla ilgili güzel anılar yaşamamak mümkün mü bir köy çocuğu için. Eşek inatlı benzetmesi ve bununla ilgili anılarım başka bir anılar dizgesidir yazılacak çizilecek. Ancak bu kez özellikle anlatacaklarım, her zaman sevgi ile andığım keçiler ve bana yakıştırılan “keçi inatlı” tanımlaması üzerine olacak, anılar belgeliği bir bir karıştırılarak.

Çocukluğumuzun öykülerindendir, “iki keçi bir köprüde karşılaşmış” söylencesi.

Benim çocukluk dostlarımdır ve anılarım içinde önemli yer tutar bu inatlarıyla bilinen sevimli yaratıklar. Çeşitli huylarımca ya da yaşam ilişkilerinde sabırla takipçilik, günlük yaşamda sürekli hareketlilik, olaylar ya da durumlar karşısında pes etmeme gibi yönlerden benzediğim ya da benzetildiğim. Özellikle eşim keçileri çok sevdiğimi bildiği için ve onlara benzetmenin hoşuma gideceğini düşünerek takılır çoğu zaman; “zaten sen keçi inatlısın”.

Çocukluğumun dostlarıdır kıl keçileri. Köy çocuklarının her gün birlikte içli-dışlı oldukları, yaşamlarının bir parçası ve hatta eğlenceleri-oyuncakları sayılan çeşitli hayvanlar vardır. Bunların özellikleri ile ilgili önemli yaşam deneyimleri, çoğu kez yanılmayan, şaşmayan değerlendirmelerle.

Keçiler-oğlaklar, koyunlar-kuzular, inekler-buzağılar, atlar-taylar, köpekler-enikler, kediler, tavuklar, civcivler köy çocuklarının ilgi alanlarında önemli yer tutarlar, benim gibi.

Köy çocuğu olup veya köylerde çok uzun süreler yaşayarak bunlarla ilgili anıları olmayan, bazıları ile öykü dolu dostluklar yaşamayan bulunur mu bilmem.

Örneğin, yaşamınızın belli dönemlerinde de olsa keçi-koyun otlattınız mı ne anlamlı öyküler yaşamışsınızdır ve bu nedenle iyi bilirsiniz ne demek istediğimi. Ya da sığır güttünüzse bögelek denen şeyin bir çoban ve özellikle çocuk çoban için ne anlamlara geldiğini.   

Kedi köpek öyküleri kentlilerde de fazlasıyla vardır, sık sık birbirlerine anlatıp durdukları. Ancak bunlarla sınırlıdır kentsel hayvan öyküleri. Bundan ötesi televizyon kültürü ya da kitap-dergi bilgisi. Tavuk, kaz, ördek, hindi gibi kümes hayvanlarının yanında  büyük baş hayvanlarla olan yaşam ilişkileri bir âlemdir köylerde. Yıldız adlı atların-eşeklerin, Sarıkız adlı düvelerin, Karayağız adlı tosunların ve tosuncukların evin bireylerinden sayıldığı yerler köylerdir bu yüzden. Dedemin atının adı Yıldız’dı; bir insan gibi gözünüzün içine bakan ve bir insandan daha çok söz dinleyen. Doğduğu ilk günlerde yan yana yattığımız, altın gibi parlayan yumuşacık tüyleriyle Sarıkız kocaanamın düvesi; belki de evdeki diğer bireylerden daha önemli bir canlısı.   

Böyle bir yaşam deneyiminiz yoksa bu yaratıklar için bilgileriniz kitabi olmaktan öte gidemeyeceğinden, onlarla, onların öyküleriyle yeterli ve gerekli duygusal bağ kurmanız da olanaksızdır. Sonuçta hayvan-insan ve insan-hayvan değerlendirmesi keskin çizgilerle yer eder belleğinizde. Aslında, gittikçe sorunlar yumağı haline gelen toplumsal yaşam ilişkilerinin sonucu “insan” diye tanımlanan, bu nedenle pembe veya mavi nüfus kâğıtları çıkartılan çoğu insanın, üstelik gittikçe artan şekilde tanımının yer değiştirmesi gerekir. “İnsandan daha insan” hayvanları iyi tanıdığınızda bu tür yargılar kaçınılmazdır elinizde olmadan. 

Keçiler, insan gibi hayvanlar grubundandır, onları tanımasını bilene. Dostunu, düşmanını çoğu insandan daha iyi sezme gücü vardır keçilerde. Kendisini seveni- sevmeyeni, iyi niyetle ya da kötü niyetle yaklaşanı anında sezen; nasıl anlarsa anlayan ve ona göre tavır geliştiren; şaşılacak davranışlarla.

Yanına yaklaştırmaz sevmediklerini. Hele hele sütünü kolay kolay sağdırmaz, eli boş döndürür sağma yerinden.  Sevdiklerine de alabildiğine uysaldır. Bütün sütünü verir. Hem kendinin, hem de sevdiği sahibinin adını sanını bilir. Yüzlerce insan içinden sevdiği sahibini arar bulur, sevmediğini tanımaz bile. Adı ile seslenildiğinde hemen yanınıza gelir, nereden duyarsa duysun, sizi arar bulur.

İki üç keçinin bir iki dakikadan fazla bir arada bulunduğu nadirdir. Eğer bir yerde kazara, üç-beş keçi varsa birkaç dakika içinde hepsi de ayrı yönlere gider. Hiperaktif canlılardandır kıl keçileri. Çobana uyarak otlama yerlerine kadar sürü ile gitmelerin dışında biri birinin peşinden kolay kolay gitmezler. Kulakları her zaman diktir, tetiktedir bütün vücudu; herhangi bir olumsuz duruma saniyesinde hazırdır bu yüzden. Sert bakışlarla ve sert ritmik hareketlerle sağı solu kontrol ederler sürekli. Öyle yemlere, yiyeceğe dalıp kendilerini kaybetmezler; bir şeyler yerken bile gözleri ile sağı-solu kontrolü elden bırakmazlar.

Bir keçi, bir ağacın yapraklarını gözüne kestirmişse şöyle bir kolaçan eder etrafını. Bir kaya, bir ev, bir yükselti varsa onun üzerine çıkmanın ve dallarına uzanmanın hesabını yapar. Eğer bir evin yanındaysa ağaç, evin arka tarafından bir merdivenle dama çıkma olanağı varsa mutlaka arar bulur, dama çıkar ve o dala-yaprağa uzanır. En iyi dalı, en körpe yaprağı arar, bulur ve ağız tadı ile yer. Onları kıpır kıpır yerken izlemek bir zevktir, yediklerinin tadını çıkarmasını da çok iyi bilirler. Çocukken onların böyle iştahla yemelerine imrenip “nasıl bir tadı var bu yaprakların” diye benim de çiğnediğim çok olmuştur.

Özellikle kıl keçilerinin siyah, beyaz, koyu gri, kırçıllı, metalik etkileri ve heykelsi görünüşleri vardır. Yamalı, beyazlı-grili lekeleri ayrı bir güzellik katar onlara. Keçilerin kıllarının ışıkta kendine özgü parlaması ilginçtir. Zamanı geldiğinde kırkılan kılları ile çul-çuval, yaygı dokunur, köydeki bazı evlerde. Koca anam köyümüzün sayılı çul-çuval-yaygı dokumacısıydı. Evin ana odasının bir duvarına yaslanmış olan ıstar, sürekli hazır beklerdi bu işleri. Akşam olunca odanın her yanı yatanlarla dolu olduğu için ancak bu ıstarın arkası benim yatabilmeme ve ayrılabilen bir yerdi.  Bütün gün bağ-bahçe-tarla-tapan işlerinde koşturarak eve geldikten sonra bir dakika zaman bulunca bu ıstarın başına otururdu koca anam. Herkes odanın bir yerinde, ben ıstarın arkasında uyumaya çalışırken o dokumaya başlardı ve çok geçmeden yorgunluktan başının ıstara düştüğünü çok görürdüm. Buradan gelen ya da gelecek olan beş on kuruş için, dur durak bilmeden çalışan koca anam. Yağ, tuz, şeker parası yanında dedemin kahve harçlığı.

Keçilerin erkeğine teke denir, yanılmıyorsam Türkiye’nin her yerinde. Tekelerin kasıla kasıla bir yürüyüşü vardır; “erkeklik taslamak böyle olur” der gibidir izleyene.

Keçileri kiminin sakalı vardır, çenesinin altından aşağıya bir demek halinde uzanır. Tekelerde bu daha belirgindir, bu benzerlikten “teke sakal” ya da “teke sakallı” tanımlamaları yerleşmiştir dilimize. Kim bilir ne zamanlardan, tarihin hangi derinliklerinden kalma.

Oğlaklar tipik birer ceylan gibidir; oynayan, zıplayan, atlayan; bir dakika yerlerinde duramayan yaramaz çocuklarla eş.

Bu arada kısaca değinelim, bunların tersi birçok özelliği olan koyunlara; adları keçilerle birlikte anılan koyunları yeterince bilir misiniz?

Keçilerle koyunlar aynı grupta anılırlar ama karakter olarak o kadar farklı yaratıklardır ki neden birlikte anıldıklarını anlamak zordur.

Ben bilirim, onlarla çok küçük yaşlardan başlayan bir dostluğumuz var keçilerle olduğu gibi. Koyunlar tam “koyun gibi” tanımlamasının hakkını verirler her davranışlarıyla. Keçiler ne kadar akıllı, ne kadar devingen yaratıklarsa koyunlar da o kadar ağır, hantal tavırlı, uyurgezer yaratıklardır. Koyunlar tek tek gezmezler dağda bayırda otlatırken. Birbirlerinin kuyruklarının altına kafalarını soktular mı sağı-solu görmezler; o nereye giderse peşinden giderler. Bu nedenle “koyun sürüsü” deyimi yerleşmiştir dilimize. Ağrı ilinde binin üzerinde koyun uçurumdan yuvarlanarak telef oldu geçtiğimiz yıllarda bu yüzden. Siz hiç “şu kadar keçi yuvarlandı” diye duydunuz mu bilmem. Ben duymadım bu zamana kadar. Koyunların bu özelliklerini bildikleri için kasapların bir lider koyunları veya koçları bulunurdu eskiden. Mezbahaya sürüyü bu lider koyunlar ve koçları kullanarak götürürlerdi. Lider önden gider, koyunlar peşlerinden; başlarına geleceklerden habersiz. Sonra kasaplar veya mal sahibi lideri bir kenara çekiverirler, ötekilerin başları giderdi. Bu nedenle toplumsal davranış biçimlerine uyarlanacak o kadar çok yönleri vardır ki koyunların. Siyasetle miyasetle özdeşleşecek. “Koyun sürüsü” ve “sürü” tanımlamasının bütün yönleri ile uygulandığı, yaşandığı toplumlar yok mu bildiğiniz. Bir sorun kendi kendinize. Yaşam deneyimlerinizi, gözlemlerinizi ya da belleklerinizi bir yoklayın.

Söz dönüp dolaşıp yine sevdiğim keçilere geliyor ister istemez. Keçilerin böyle bir aptallığı yoktur, lider mider tanımazlar. Her biri kendinin lideridir çünkü. Sevdikleri insanın peşinden giderler. Onların kendilerini böyle kasaba masaba götürmeyeceğini, ihanet etmeyeceğini iyi bilirler. Keçisini seven, onun başına kurban-murban adına bazı olumsuzlukların geleceğini biliyorsa o gün kimseye görünmeden yas içindedir. Ben üzüntüden neler çektiğimi iyi bilirim o günlerde.

Buradaki sevgi kavramı, o insanın yaşama bakışıyla paralellik gösterir ve hayvanlarla-insanlarla olan ilişkisini belirler elbette. Nasıl bir dünya, nasıl bir yaşam, nasıl bir sevgidir önemli olan.

Bir aile dostumuz çoluk-çocuk birlikte Ege taraflarına tatile giderlerken yamaçlarda güzel bir koyun sürüsü görürler. Ressam arkadaşımız “ne güzel resim olur bunlardan” derken; eşi karışır söze: “Ne güzel pirzolası  olur bunların”. Sevgi, sevgi denen şeyin neleri kapsadığına bağlı. Dar açıdan eti mi ya da daha insancıl, daha duygusal açıdan bakan için, yaşamı birlikte paylaştığımız ve doğaya can katan boyutu mu?

Çobanlık yapan köy çocukları için koyun gütmek çok kolaydır, keçi gütmeye göre; nasıl olsa biri kayboldu korkusu olmaz. En azından üçü-beşi bir arada bulunur hep, kaybolursa birlikte kaybolurlar. Böylece çoklu sayının bulunması daha kolay olur. Bunun yanında keçi gütmek tam bir işkencedir. Bir düşünün; on tane keçi varsa güttüğünüz, on tane deli ile baş edeceksiniz demektir, akşama kadar; her biri ayrı telden çalan, on zıpır. Her birinin üstünde olmalıdır gözünüz; kaşla göz arasında denir ya, bir anda dağ-bayır koşturmak, arayıp bulma zorunda kalmak da vardır işin içinde. Bu koşturmaca içinde oturup, azığımı yiyecek zaman bırakmadıklarından, aç kaldığım çok olmuştur akşama kadar.

Dağlar tepeler az gelir keçilere. En yalçın kayaların tepelerine çıkar, manzara seyrederler, insan gibi.  Çıkmasını da inmesini de iyi bilirler, yeri ve zamanı gelince. Meleyişleriyle ile açılıklarını, susuzluklarını ifade ederler; kendilerine göre ses dizgeleri geliştirmişlerdir, kalınlı-inceli seslerle; konuşur gibi. Konuşma ritmi gibi anlamak kolaydır bu yönlerini, ihtiyaçlarını, ne demek istediklerini.

Anamın geride bıraktığı sevgili keçilerini ben sağdım kaç yıl, onun ölümünden sonra. Onun anısı olduğumu bildiklerinden midir bilmem, benim keçilerim koca sürünün içinden, bir anda yanıma geliverirlerdi sütlerini sağmaya gittiğimde. Bana hiç zorluk çıkarmadan.

Mezer-köyün mezarı- üstüne getirirdi çobanlar, köylülerin keçi ve koyun sürülerini. Akşamüstleri sağmaya giderdik bizler de kadınlı-kızlı gruplar halinde, toz-toprak içindeki yollardan. Ayağımızı basınca pof pof eden tozlar içinde. Grupların hep birlikte yola düşmelerinden bütün mezer-mezar üstü yolu toz-duman içinde kalırdı. Erkekler gitmezdi bu tür işlere. Beni erkek merkek saymadıkları için bu gruplarla gider, keçilerimizi sağar, gelirdim. Daha doğrusu başka seçenek olmadığından. Benden başka da erkek adına kimse olmazdı bu işlerde. Erkekler için haydi haydi ama erkek çocukları için de erkekliği küçültücü şeylerdi bunlar, aileleri öyle yetiştirdiğinden. Bana böyle sahip çıkan ve “erkekler şunu yapar-şunu yapmaz” komutlarla yönlendiren olmadığı için, beynimi yıkayan da yoktu. İyi ki yokmuş diyesi geliyor insanın. İyi ki yönlendirmesiz doğal tavır içinde yaşamışım bazı şeyleri zamanında, elimde olmadan; başkalarınca yaşanmamış bir sürü değerler yerine.
 

Mezer üstünde süt sağma, süt değiş tokuşu, ödünç verme-alma-toplama hep benim işimdi. Toz toprak içinde gider, gelirdim her akşamüzeri ama hiç şikâyet etmezdim kimseye. Sevdiğim, sevmediğim zamanlar olsa da hep keçilerimin hatırına giderdim bu işe. Çünkü analığımı sevmezlerdi keçilerim benim gibi. Ben de keçilerimi ona emanet etmek istemediğimden. Kim bilir onların memelerini nasıl hoyratça çekiştirirdi, canlarını nasıl yakardı beni çimdiklediği, olur olmaz şeylere kızıp, bana yaptıkları gibi. Bu yüzden giderdim, keçilerimin hatırına, anamın hatırına.

Keçilerin çobana verilmediği ve benim güttüğüm zamanlarda can arkadaşlarım keçilerimdi dağ başlarının ıssızlığı, yalnızlığı, korku ve ürpertileri içinde. Söyleştiğimde, dertleştiğimde insan gibi beni dinleyen dostlarım. Konuşmalarıma zaman zaman mee, meeee’lerle eşlik eden. Peşlerinde koştururken ayağım burkulduğunda yanımdan ayrılmayıp gözlerimin içine bakarak öylece duran, ayağa kalkıncaya kadar beni bekleyen dostlarım. Çıkınımdaki katıksız ekmeklerimin kırıntılarını paylaştığım. Sütünü sağıp, pişirmeden, kendi sıcaklığı ile kuru ekmeklerime katık yaptığım. Tasın içine yufka ekmek kırıntılarını koyup üzerine süt sağardım biraz. Süt çok sağılırsa akşam sağmalarında her zamanki ölçülerden azalır ve belli olur, diye korkumdan. “Bugün süt niye az, hiç gezdirmedin mi bu hayvanları” sözlerini de çoook işittiğimden.

*

Küpelerini okşayarak birlikte yattığım dostlarımdır, keçi yavruları yani oğlaklar.

Onlarla birlikte çok yattım; özellikle yeni doğmuş oğlaklarla ıstarın arkasında.

Yukarıda değindiğim gibi, kışın soğuğundan korumak için herkesin birlikte yattığı odada ıstarın arkasına alınırdı oğlaklar, kuzular, buzağılar. Aslında bendim asıl sahibi ıstarın arkasının her zaman. Diğerleri zaman zaman bana misafir gelirdi böylece. Kucak kucağa yatardık onlarla. Kokuş kokuş. Ben onları ısıtırdım, onlar da beni. Kulaklarını severdim, küpelerini okşardım uyuyup kalıncaya kadar. 

Çoğu insan keçilerin, oğlakların küpesinin ne olduğunu bile bilmez sanırım günümüzde. Hele hele “onlarla yatmak da ne demek ayyyy” diyenler bile vardır içinizde.

İyi ki yatmışım, elimde olmadan onca yokluk içinde. Yokluğun gereği de olsa. Yaşam dilimimin içinde iyi ki böyle anılarım olmuş birikim adına. Doğa adına, hayvan denen canlılarla içli-dışlı olma adına.  

Ne zaman bir keçi-koyun sürüsü görsem, geçip giden ellili yıllar gözümün önüne geliverir, dün gibi değil, an gibi. Yanımda hissederim kokusuyla, nefes alışıyla, sıcaklığıyla keçileri, oğlakları. Köydeki aileden birinden bile fazla bir özlemle.   

Yazları Göksu yataklarında yol boyu keçi gruplarıyla karşılaştığımızda sevmek isterim onları, kucaklayarak, okşayarak eski günlerin anısına. İçim gider, aklım onlarda kalır ama tanımadıkları, duygularımı, hayallerimi bilmedikleri için sürü hırsızı sanabilir insanlar. Kör kurşuna gitmek de var böylesi durumlarda. Köylülerimiz de haklı; hırsızı arsızı o kadar çoğaldı ki senin-benim çocukluk hayallerimin anlamını, onları kucaklamanın, sevebilmenin ne demek olduğunu düşünebilecek halde değil kimseler. Dan diye bir kurşun yiyebilir farkında olmadan, anılarının ve duygularının peşinde giderken insan. Bu nedenle bütün iç fırtınalarımı frenlerim, ne olur ne olmaz düşünceleri içinde. Biri malını koruma derdinde, biri anılarının demezler sonra.

Çocuklarım küçükken sahibinden izin alarak oğlakları bulur, kucaklar getirirdim, onlar da gözleriyle, elleriyle, dokunma duyularıyla tanısınlar babalarının dostlarını.

Çocukluk anılarından çook uzaktayız artık. Gerçekler dünyasındayız. Koca kentin kocaman evlerinin, apartmanlarının arasında yaşamak zorunluluğu içinde.

Doğa sevgisi, bitki, börtü-böcek sevgisi, hayvan sevgisi denen duyguların törpülendiği bir toplumda insan sevgisi denen gizil gücün de yok edildiğinin farkında bile olmadan.

*

Şimdi Nuh’un Gemisi gibi ne ararsan bulunan evimizin bahçesinde otların, çamların arasında iki kaplumbağamız,  bir keçimiz var, keçi heykelimiz. Gerçeği ne mümkün, sanalıyla. Yanında da kocaman bir kartalımız her ikisi de heykelci dostumuz, kardeşimiz Metin’in armağanı. Keçi ve kuşlara olan tutkumuzu bildiğinden.