Çanakkale 1915 – Ankara 2010

İnce-uzun-yatay bir fotoğraf olmasına rağmen, grubun kalabalık oluşu nedeniyle çekilenlerin tümü sığmadığından, sağdan-soldan bazı insanların yarım çıktığı tarihi bir anın görüntüsü. “Niye yarım çıktı ki” diye insanı üzen. Sanki görüntüde eli-kolu-yüzünün yarısı çıkan veya hiç çıkamayan insanlar anamız, babamız, akrabalarımızmış gibi. Onları görememenin burukluğu. Eskimiş, uçmuş, yüz yıla yaklaşan zamanın hayalliklerinden siyah-beyaz izler taşıyan. Giyim-kuşamları, ellerindeki piyade tüfekleri, hal ve tavırlarıyla resim altına bakmadan da tarihi, konumu, durumu, insanların içinde bulunduğu genel trajik atmosfer hemen sezilebilecek, okunabilecek bir tablo. Kimi resimlerin, fotoğrafların onu gören, izleyen ama “gönül gözü ile” gören ve izleyen insanları başka başka duygu dünyalarına sürükleyebildiği gibi.

Günlük bir gazetede, bir ticari firmanın reklâmı için kullanılmış bu görüntü. Son yıllarda geçmişe, tarihe, cumhuriyete, orduya; kısacası çoğu ulusal değerlere, çeşitli kesimlerin kendi ideolojilerine göre yaptığı saldırılar, yıpratma, yaralama, karalama çabaları nedeniyle ulusal bayramlarda ve günlerde böylesi bir uygulama çok görülmeye başladı. Kurtuluş Savaşı, Devrimler, ulusalcılık ve Atatürk üstüne anlamlı,   etkili görseller ve sloganlarla.

Bana göre de çok iyi oldu ve oluyor bu uygulama, bu duyarlık. Sistemli bir politika ile bu kadar savruklaştırılmış bir kültürün, bu kadar darmadağın edilmiş tarihsel ve toplumsal bilgi ve bellek yıkımlarının bütün sancılarıyla yaşandığı bir toplumda doğal bir korunma güdüsü. İşine gelmeyen kimilerine göre ilkel, fanatik ulusalcılık ya da duygu sömürüsü gibi görünse ya da böyle yorumlarla aşağılanmaya çalışılsa da globalleşme adına ulusal ve tarihsel bağları ile duygu dünyaları dumura uğratılmış pek çok insana da bir damla insanlığını anımsatması açısından çok gerekli.

Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın, hangi yafta ile değerlendirirse değerlendirsin benim açımdan her zaman tarihle, geçmişle, yaşanan zamanla bağ kurma; insanlık, özveri, yurttaşlık, yurt ve ulus sevgisi, vefa ve ahde vefa duyguları açısından çok anlamlar taşır bu tür görseller. Çoğu zaman duygu girdapları içinde saatler değil, günlerce oralarda yaşarcasına gezinip durduğum.

Bizde çok uzun zamandır ulusunu belli değerler içinde savunmak neredeyse suç haline getirildi. İçeride, dışarıda Türkiye’yi, Türk ulusunu kötülemek ve karalamak için olmadık yarışlar yapılmaya başlandı. Bu kesimler bunları yaparlarken de dayandıkları gönderme yaptıkları hep Avrupa ülkeleri. Bu yaklaşım çerçevesinde bir deneme yapın: Bir Alman’ın, bir Fransız’ın, bir İngiliz’in yanında o ulusu eleştirecek tek kelime söyleyin: Bunu yaparken de isterseniz küreselleşme, evrenselleşme, özeleştiri gibi sığınma noktalarınız olsun; yüz ifadeleriyle, tavırlarıyla, sözleriyle sizi aforoz edecektir. Kendisi böylesi bir eleştiriye çanak tutmak yerine ulusu, ülkesi hakkında tek kelime olumsuz söz söylenmesine tahammül edemeyecektir. Bizde ise onların bir şey söylemesine gerek yoktur; biz kendimizi yerden yere vurmanın yollarını buluruz zaten. Bunu da aydın insan, entelektüel insan, devrimci insan olma adına yaparız.

Bunu bir de örneğin Korelinin, Japon’un yanında yapın. Bu ulusların bütün kibarlıklarına rağmen azarlanabilirsiniz.

Bizim bu tutumumuz 1950’lerden başlayan teslimiyetçi Batıcılığın, ABD ya da yabancı ulus yalakalığının bir sonucudur. Bir türlü kendisi olamayan, kendi kimliğine yabancılaşan, aklı, beyni, duygu ve düşünceleri güdülü insan modelinin yaratılması çabalarının sonucudur.

*

“Çanakkale’de, 1915 yılının ilk günlerinde çekilen bu fotoğraftakiler birkaç ay sonra şehit olmuş, tek bir Mehmetçik bile sağ kalmamıştır.” diye yazıyor resim altı. 

Dannnn diye bir kurşun sanki beynime; bütün duyarlı insanların beynine. Dermanı kesiliveriyor insanın; aklı, duyguları allak bullak oluyor işte burada. “Bunca insan ha”. Bunca genç insan bir daha dönememiş yaşama. Ne hayallerle büyütüldüğü, ne özverilerle bu yaşa getirildiği, ne umutlarla beşiğinin sallandığı. Dahası ne hayallerle yaşamı yeni yeni anlamaya başladığı. Bunca insanın anası, babası, karındaşları, dostu. Seveni. Sevmeyeni var mı ki bir şehidin.

Bütün duygu ve düşüncelerimiz, iç sızılarımız elbette bu yüzü yüzümüze, gözü gözümüze yetmiş genç şehitle sınırlı değil. Yüz binler var elbette bunların arkalarında bir daha dönemeyen; acımız, ağıtımız tümünün anısına.

*

Çanakkale 1915.

Binlerce ölüm, ölümü hiç hak etmeyenlere. Ölümün ne olduğunu bile o zamana kadar belki de hiç düşünmeyenlere.

Yokluk ve yoksullukla, bir deri bir kemik kalan Anadolu insanının evine, köyüne, yuvasına, sevgilisine, yavuklusuna, anasına, babasına, tarlasına tapanına dönemediği.

Köylülerin keçisi, kedisi, köpeği, atı da bulunur sevgilileri arasında. Küpeli keçim görmeden duramadığım, can yoldaşımdı çocukluğumda; çoğu zaman ona sarılarak birlikte uyuduğum.

İşte bunca insan bir daha dönememiş belendiği, beslendiği, yeşerdiği, palazlandığı yerlerine, yurtlarına, yuvalarına. Kim bilir nerelerde, hangi toprak katmanları arasında evrene karışıp gitmiş, tarihteki milyonlar gibi.

Ey Çanakkale, anılar, öyküler, efsaneler diyarı. Ey canlar, şehitler, gaziler, yetimler, yok olan umutlar, fidanlar.

Bu siyah-beyaz resim yüreğimi dağladı bugün. Karmaşık duygular, düşünceler içinde kıvrandıran.

Tarih düşündürüyorsa, sorgulatıyorsa tarihtir, değilse masal.

*

Belki de hayatlarında ilk kez gördükleri kameraya bakanların, bakışlarında hüznün; saati, günü, yarını belirsiz bir duygunun bütün acılarıyla yer aldığı bir fotoğraf. Başlarındaki uydurma asker keplerini kaldırıverdiğinizde “dünkü çocuk bunlar” diyebileceğiniz. Omuzlarına yüklenen sorumluluğun bilinci ya da bilinçsizliğinin, neden, niçin sorularının yanıtsızlığının yüzlere, vücutlara, bakışlara yansıması.

Baktıkça yüreğim kanıyor: “Benim çocuklarımdan küçükmüş bunlar”, diyorum. Bakmayın, aralarında bıyıklı-mıyıklıların bulunduğuna. Köylük yerde “bıyığı terlemiş” denir, buna: Erkeklik gösterisi. Üç beş tüyle de olsa, bıyık bıyıktır bu gösteride rol oynayan. Bıyıklı da olsa, onlar daha yaşamın taaa başlarında. Elmacık kemikleri çıkık. Elma yanaklı, tombik vücutlu kimse yok aralarında. Köyünde, kasabasında nasıl, neyle beslendikleri zaten belli: Sirkeli çorba, bulgur, ekmek, kuru soğan. Bütün ülkede yokluğun, yoksulluğun kol gezdiği bir tarih dilimi çünkü. Dört yanı kuşatılmış; savaşlarla, kıyım ve kırımlarla; hastanın hastası durumuna düşürülmüş bir imparatorluk: Adı varsa da kendisi kolunu kıpırdatamayacak hale getirilmiş, emperyalizmin elinde tutsak. Nedeni, niçini belli olmayan, kimin kime kurban edildiği bilinmeyen hayal dünyası savaşlarından; ihanet savaşlarından, çaresizlik savaşlarından arta kalan bir ülkenin evlatları. Çoğu Balkanlarda, Arap çöllerinde cephede sırtından vurulmuş, kalleşçe. Çöllerin aldığı kurban sayısı bilinmez. Anadolu bunca zaman geçmesine rağmen yakınlarının hâlâ oralarda yaşıyor olabileceğine inanan insanlarla dolu. Dedesi, babası yıllarca esir kamplarında kalıp dönenlerin öyküleri, dolaşır Anadolu köylerinde. Her cephe bir kıyım makinesi: Sarıkamış: 22 Aralık 1914-15 Ocak.1915: 90 bin, kimi kayıtlara göre 106 bin şehidin mezarı… Çanakkale: 18 Mart.1915: 250 bin şehit ve gazi. Anadolu ihtilali, Kurtuluş mücadelesi, Dedelerimiz, dedem gibi nice sayısız şehidin eseri.

Sağdan-soldan kameranın kestiği ve bir bölümü resme girememiş tam yetmiş fidan, benim sayabildiğim. Önde üç köpek sıraya girip poz vermiş askerlerle birlikte. Kendilerini sevenlerle, dost-arkadaş, son anlarında. Bir bölümü silahsız, 21’i  tüfekli. Belki de yaşamlarının ilk ve son fotoğrafları. Herkese silah bolluğu nerede, o yoklukta  nasıl ola ki?

Fotoğraf ilginçtir, görsel olarak tam Anadolu’nun haritası. Öz olarak da Anadolu’nun her yerinden canların. Köy çocukları erken evlendirildiği için kim bilir kaçının köyünde bıraktıklarını. Geride çoluk-çocuk, bebek beşik bırakılanların. Babam gibi babasını Çanakkale’de bırakanların. Ardından gelen ve 1919-1922 yılları arasındaki Anadolu  kurtuluş savaşlarında şehit olan binlercenin anam gibi çocukları. Anadolu’nun Kutsal İsyanından zaferle çıkan ordunun içinde yer alabilenlerin ve yaşayabilenlerin, İstiklal Madalyalı çocukları vardır ülkenin her yerinde.

Dedelerim, babamın babası ve anamın babası; bu savaşlarda şehit düşerek yetim bırakmış babamı ve anamı, henüz ikisi de doğmadan, yitirmişler babalarını. Baba yüzü görmemiş bir babanın, baba yüzü görmemiş bir ananın-iki yetimin oğluyum bu yüzden.

Bu fotoğraftakilerden biri benim dedelerimdi belki de. En azından dedelerimin arkadaşları, yaşdaşları, kaderdaşları. Bu resmi çocuk yaşta bizi anasız bırakan anam ve uzun yıllardır yaşamayan babam görseydi neler düşünürdü, hayal bile edemiyorum; içimi saran karmaşık duygulardan. O kuşağın geleneksel özelliği olarak; katı, duygusunu belli etmez gibi görünen dış görünüşüne rağmen içinde tarifsiz acılar gezineceğini, herkesten saklayacağı gözlerinden birkaç damla yaş dökebileceğini biliyorum babamın. Anam kesinlikle iki gözü iki çeşme, hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Ben anama çekmişim; küçük yaşlardan başlayarak çeşit çeşit acıları yaşadığımdan mıdır nedir, sulu gözlülerdenim, herkesçe bilinen. Bu yüzden böyle bir resim, bir küçük öykü, bir trajik anı tüm vücut kimyamı allak bullak etmeye yeter de artar bile.

Gözlerim bu fotoğrafta kaç gündür, geliyorum, gidiyorum; bu siyah beyaz fotoğrafın içinde oradan oraya, gezinip duruyorum elimde olmadan. Tam bir dram fotoğrafı.

Binlerce soruyu, her bireyin yaşamını didikleme isteğini, portrelerin her şeyi anlatan görüntülerine rağmen tekrar tekrar yaşıyorum.

Sorular, soruları kovalıyor beynimde.

Yaşamın başlangıcında, kendi sınırlı dünyalarında, kim bilir ne kadar dar bir dünya içinde, üç beş sözcüklü bir ifade dünyasında, üç beş kilometrelik bir yaşam çemberinde neler düşünüyorlardı. Neler hayal ediyorlardı, hayal dünyaları neleri kapsayabiliyordu? Anaları, babaları, kardeşleri, sevgilileri, yavukluları, bağları, bahçeleri, tarlaları, tapanları ile çevrili bir yaşamda ufukları ne kadardı? İdealleri, ideal oluşturacak örneklere, bilgilere, görgülere bağlı olmakla birlikte, hayal dünyalarında ideal diye bir kavram var mıydı? Ne sorular? Aşkı, ihaneti, dostluğu, mal, mülk kavramını, biliyorlar mıydı,  yaşamışlar mıydı ne dersiniz?

*

Televizyon dünyası; pop star, kim beş yüz bin ister, yılışık-bulaşık sabah programları;

internet oyunları, chetleşme, blog-mulog, G3 akıllarından geçmiş miydi?  

Genç yaşlarda holding sahibi olmayı, paralar pullar içinde yüzmeyi hayal etmişler miydi?

Tarihine söven, geçmişte savaş-mavaş gibi şeyler olmadı ki diyebilen, Atatürk’e kin dolu olarak yetiştirilen, Cumhuriyete ve devrimlere düşman kimi gençlerin, aydınların, politikacıların, entelektüellerin, yazarların, çizerlerin bulunabileceğini, yaşamlarıyla çizdikleri sınırların sağından-solundan çekiştirileceğini, bu ülkenin yamalı bohçaya çevrileceğini düşünmüşler miydi? Son yıllarda bu ülke, bu ulus üzerine oynanan binlerce oyunun, bu oyunlarda rol alan yerli piyonların bizi ne hallere düşürdüğünü görseler, “Yazıklar olsun, sizin için harcadığımız hayallerimize, ideallerimize, kanımıza, canımıza”

Derler miydi, demezler miydi?

Sözün özü, sizler ne diyorsunuz? Vefa, ahde vefa, şehitlere minnet; vicdan denen en önemli insani değerleriniz ne diyor?
                                                                              20.12.2009