Çocuklarımız ve Sanat

ÇOCUKLARIMIZ VE GELECEĞİMİZ
İnsanın varlık nedeni, insan olmanın gereğini yerine getirmektir: Düşünebilmek, düşündüğünü işe, özgün bir eyleme dönüştürebilmek, yeniden yaratabilmektir. İnsanım diyebilmenin bilincinde olabilmektir. Ağlayabilmek, gülebilmek, duyabilmek, coşabilmek, tadabilmek ya da bu duyumları insansal yaratı eylemine dönüştürebilmektir. Mağara duvarlarından, uzayın fethine uzanan çizginin; Mezopotamya, Mısır, Ege, Anadolu, Roma-Bizans, Astek, Çin, Orta Asya, Hint uygarlıklarının ya da burada sayamadığımız pek çok yaratım mücadelesi örneklerinin kendi beyni ve elleriyle oluştuğunun bilincinde olabilmektir. Günümüzde her alanda ulaşılan gelişmelerin boyutu insan yaratıcılığının sınırsızlığının göstergesidir.  Onun için tarihi, uygarlığı, sanatı, edebiyatı, bilimi, teknolojiyi yaratan ve çağlara taşıyan güç; insanın eli, gözü, kulağı ve yaratıcı zekâsıdır. Bir başka söyleyişle bunca sorgulama alanlarının en önemlilerinden biri olan sanat, insan yaratıcılığının evrensel göstergelerinden, evrensel dillerinden biridir.

İnsan yaşamının sınırlılığını sınırsızlığa ve sonsuzluğa dönüştüren en önemli insani etkinliktir sanat. Doğum ve ölüm insanın değiştiremeyeceği ve elinde olmadan gerçekleşen kesin gerçekliklerdir. Bir tarih düşülür, bu doğum tarihidir; araya kısacık bir çizgi konur ve ikinci bir tarih düşülür, bu da ölüm tarihidir. Yaşam, bu tarihlerin uzunluğu ya da kısalığından çok, aradaki çizgiye yüklenen nitelik ile anlam kazanır. İnsani değerlerini; zekâlarını, sezgilerini, sevgilerini, tutkularını, çalışkanlıklarını,  yaratıcılıklarını, sanata, bilime, uygarlığa dönüştürebilenler için bu kısacık çizgi “sonsuzluk çizgisi, sonsuzluk işareti” demektir.

Zaman hiç kimseye ayrıcalık göstermeyen, hiç kimseye acımayan tek olgudur. Hiçbir maddi gücün satın alamayacağı, geri getiremeyeceği şey sadece zaman olgusudur. Bu bilinçle onun değerini anlama ve bilme çabası her insanın asli sorumluluğu olmalıdır. Zamanı yaşama dönüştürebilme, yaşamı anlama ve onu kalıcı hale getirmenin en somut göstergelerinden biridir, sanat eylemine gönül verenlerin yaşam öyküleri.

Bunu yaşam felsefesi haline getiren; sanatın insani boyutu olan geliştiren ve yücelten yönünü, yaşamına-günlük yaşamına yansıtabilen insanlardan oluşan bir toplum öteki alanların da önemini ve gerekliliğini kavrayan bir toplum demektir. Yani yaşamı at gözlüğü içinde gören, dünyadan habersiz, kendi dar çemberine sıkışıp kalmış insan tipinin duyarsızlığı, bu bilince erişememenin sonucudur. Hele hele uyutulmaya, dar kalıplar içinde yönetilmeye alışmış-alıştırılmış toplumlarda sarmal toplumsal sorunların kaynağı bu bilinç eksikliğidir. Kuşkusuz bu bilinç kendiliğinden oluşmaz. Yurtsever, gerçek aydın kesimin düşünce ve eylem zenginliğini militan bir mücadele ve özveri içinde ortaya koymaları ile mümkündür.

 Bu nedenle her eğitim kademesindeki eğitimcilere önemli görevler düşmektedir.

Çocuklarımızı, gençlerimizi eğitimin her kademesinde kendi kimliklerini sorgulayacak, “BEN KİMİM” sorusuna yanıtlar arayacak şekilde yetiştirmenin sorumluluğu devlete aitmiş gibi görünmekte ise de günümüzde devletten böyle bir görev beklenemeyeceği için bu sorumluluk öncelikle bilinçli, yurtsever eğitimcilerindir.

**

Yakınındaki bir köy çeşmesinden akıp gelen cılız suyun ilkokulumuzun bahçesinde meydana getirdiği dereciğin çamurları etrafında kümelenerek oynadığımız topak yapma oyunlarıyla nasıl coşku yaşadığımızı;  bu konuda bilinçli ve birikimli öğretmenimizin yönlendirmesi ile sevdiğimiz meyveleri, kedi, köpek, keçi gibi hayvanları dilediğimizce biçimlendirdiğimizi; bunları sınıfımıza bir hazine gibi taşıdığımızı, gözümüz gibi koruduğumuzu nasıl unuturum! Öğretmen okullarında da resim derslerinde matematik-fen dersleri yapmadan boyadığımız resimleri dünyanın en büyük işini yapıyormuş gibi önemsediğimizi dün gibi hatırlarım.  

Bir orman köyü çocuğu olarak orman resimleri, masallar ve özellikle “Kafdağı’nın Arkası” resimlerimizin hep ağırlıklı konusuydu.

Sarı saman kâğıdından da olsa sahip olduğumuz tek defterimizin her sayfasının kenarlarını süsleyebildiğimiz kadar süsleyebilmenin; atasözlerine resimler yapmanın ve bunların yanında inci gibi yazı yazabilmenin tadını almamızı sağlayan özverili eğitimcilerin öğrencisi olabilme şansımız.

Yine bir başka eğitim aşamasında daha ilk günlerde “aferin yavrum, bu ne kadar güzel bir resim” diye okşanan bir gururun; üstelik o zamana kadar görmediği bir yüceltme ile ifade edilen bu beğeninin getirdiği resim yapma tutkusu.

Kişisel olarak bulunduğumuz noktada bugüne kadar yaşadıklarımızı; yaşam çizgisinin bize ve bizim aracılığımızla çevremize ve toplumumuza kazandırdıklarını sorguladığımızda; temelinde bu eğitim görüşü ile yetişen değerli birçok eğitimcinin öğrencisi olabilme şansının bulunduğu görülür.   Arkasında ve devamlılığı içinde böyle bir eğitim sistemi dizgesini oluşturan kurumlarda eğitim görerek yetişen öğretmenlerin öğrencisi olabilmenin kazandırdıkları.

Bu konuda başkaları da kuşkusuz kendi açılarından beslendikleri bu ana kaynakların yaşamlarına eklediği artı değerleri sorgulamışlardır.

*

Bilinçli bir eğitim sisteminin ve bilinçli bir eğitimcinin eğitimde temel dayanaklarından biri çocukları sanatsal çalışmalarla iç içe yaşatmanın, sanat eylemi ile kendilerini ifade etmelerini sağlamanın yollarını bulmaktır.

Kuşkusuz, çağımız toplumlarının en önemli sorunlarından biri nitelikli eğitim sorunudur.

Buradaki nitelik konusu toplumların insanlarına ve insan potansiyeline verdiği önemin yönü ve kapsamı içinde değişkenlik gösterir.

“Nasıl bir insan” nasıl bir toplum” istendiği çoğu zaman eğitim görecek bireyin dışında gelişen ve onun adına işleme konulan politikalarla belirlenmektedir.

Bu politikaların sağlığı veya sığlığı, bu politikaların gerçek anlamda “bir nitelik, gerçek anlamda çağdaş özellikler taşıyıp taşıyamadığı yine bu toplumları yönetenlerin uluslarını görmek istediği dizge, dünya görüşü, ulusal ve uluslar arası sorunlara bakış açısı ile paralellik göstermektedir.

Belli ve bilinen politik dönemlerden bugüne kadar uygulanan eğitim sistemleri, bireyin kendini ifade gereksinimini göz ardı eden; ya çağ dışı hurafeler zinciri içinde beyni yıkanan ya da sayısal kurgulamalar ve bilgi depoluluğu ölçütlerini amaçlayan sınav ve diploma eksenli olarak planlanmıştır. Bu anlayışın neler getirip, neler götürdüğü son yıllarda yaşanan siyasal ve sosyal çarpıklıklarda yer alan insan modelinde kendini göstermeye başlamıştır.

Bu sistem artık iflas etmiş ve insanımızı sorunlar yumağı içinde bocalar hale getirmiştir. Sistemin, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, etik ile etik dışının, bilimle doğmanın birbirine karıştığı; çağ dışı özlemlerin, akıl dışı beklentilerin at oynattığı bir toplumsal yapıya dönüşmeye başlaması iç sızıları içinde yaşanmaktadır.

Oysaki bu iletişim çağının kaotik yapısı içinde sorumluluk duygusu taşıyan çağdaş toplumlarda “insan öğesi” daha da anlam kazanmaya başlamıştır. Çeşitli şekillerde yaşanmakta olan “değerler erozyonu” bu anlamı ve gerekliliği pekiştiren en önemli unsur durumundadır. Bazı şeylerin kaybolmaya, yok olmaya başlamasının getirdiği panik içinde bütün toplumlar yeni eğitim sistemleri arayışına girişmişlerdir. Örneğin Sir Ken Robinson kendi toplumu olan İngiliz eğitim sistemini ve genel anlamda batının eğitim sistemini ülkemizde de yayınlanan “Yaratıcılık/Aklın Sınırlarını Aşmak” adlı eserinde acımasızca eleştirir. Yeni sistem arayışlarının gerekliliğini vurgular. Eğitim konuşmalarında “Biz sanatta ve kültürde kritik düşünceye sahip bireyler değil, işçi ve akademisyenler yetiştirme uğraşındayız.” der ve “Okullar Yaratıcılığı öldürüyor mu? diye sorar.

Çağımız insanı, insanî ve toplumsal duyarlığı çok gelişmiş, neden ve niçin yaşadığının ve var oluş nedenlerinin sorgulamasını yapabilen, yapıcı, yaratıcı insanlar olmak zorundadır.

Bu zorunluluk enjekte yöntemlerden çok, bireye “ihtiyaç hissettirmeyi” amaçlayan bir sistem içinde verilerek özümletilmeyi öncelikli amaç haline getirmektedir. Özümlenmemiş bir eğitim bütün yapaylığı, yamalığı nedeniyle olumlu sonuçlar yerine, olumsuz ve psikopatolojik sorunlar yaratmaktan öteye gidememektedir.

Bu nedenle önce insana insanlığını duyumsatacak bir eğitim öngörülmelidir. “Sen insansın, hatta insansın bile değil; çoğu toplumlarda sen tebaamsın, sen kulumsun ve bu nedenle böyle olmak zorundasın” dikte ve güdümü yerine; “ben insanım ve bu nedenle böyle olmak zorundayım” özgüveni ve düşünce sistemi getirilmelidir.

 Çünkü “sen şunu, şunu yapacaksın; şunu şunu yapmayacaksın” diktesi belli buyruklar içinde “kul” insanını amaçlar. “Ben insanım” dedirtecek bir sistem doğmalara tabi olmak yerine kendi doğrularını araştırıp irdeleyebilen, duygu, düşünce ve akıl süzgeci ile sorgulayıcı bir insan görüşünü benimsetir.

Düşünce ve duygu dünyası dumura uğramış ya da uğratılmış insan yığınlarından oluşabilecek bir toplum Vandallaşmaktan kurtulamaz. Bu nedenle “insan gibi insan” yetiştirmenin temel koşullarından biri “duyarlı ve duyumsamasını” bilen insan tipi yetiştirmektir. Bunun bütün dünyadaki temel ilkeleri bellidir; her türlü sanat eyleminin bireyin yaşam disiplini içine yerleştirebilmesine katkı sağlayabilmek, eğitim sistemini buna göre yeniden tasarlayabilmektir.

Bu nedenle, bütün sanat dalları, spor, bilim ve kültür alanları; “insan” denen biyolojik yapının ana dizgesinin ana formüllerini, birini diğerine kurban etmeden oluşturmalıdır.

Bu yazımız bir dizi yazının başlangıcı durumundadır. Bu amaçlar doğrultusunda her eğitim kademesinde ne gibi çalışmaların yapılabileceği, ne gibi yol ve yöntemler uygulanabileceği daha sonraki yazıların konusu olacaktır. Ancak burada özellikle eğitimcilere ve ana-babalara yönelik bazı temel amaçlardan söz edilecektir:

Toplumsal yaşamın getirdiği sıkı disiplinlerin ve zorunlulukların sınırladığı; insanların kendi kararlarından çok, başkalarının kararları doğrultusunda yaşamak zorunda kaldıkları bir dünyada; insanlara insanlığını tattıracak eğitim yöntemlerine ihtiyaç bulunmaktadır. Bunun için de gerekli olan küçük yaşlardan başlayan insanî bir eğitimdir: Geleceğimiz olan çocuklarımız ve SANAT EĞİTİMİ.

Günümüz koşulları içinde çocuklarımızın en özgür olabilecekleri, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri, kimsenin “CISSSS” diyemeyeceği ve dememesi gereken alanlardan biri ve en önemlisi sanat çalışmalarıdır.

•          Sanat eğitimi ile bir yandan çocuklarımızın çocukluklarının gereklerini doyasıya yaşamalarına ve kendilerini anlatmalarına fırsatlar yaratılırken; bir yandan da bilinçli bir eğitim birikimi içinde dolaylı yönlendirmelerle onların algı ve bilgi birikimine destek sağlar. Bu algı birikimi ve kendini ifade edebilme yetisi sanat eğitimin temel beklentileridir.

•          Sanat eğitimi baştan sona bir sevgi eğitimidir. İnsan sevdiği şeyleri daha istekle öğrenir. İnsan sevdiği insanlardan daha çok şey öğrenir. Yetenek dediğimiz şey işte bu sevginin tutkuya dönüşmesi sonucu varılan başarının tanımıdır. İnsan sevdiği şeylere karşı daha özenlidir, sahip olma duygusu içinde daha koruyucudur.

•          Sanat eğitimi bir ders değildir. Sanat eğitiminin bir ders mantığı içinde ele alınması yarar yerine zarar getirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

•          Sanat eğitimi şarkı, türkü, şiir, masal, öykü, atasözü, ninni, mani, resim, fotoğraf, gezi ve tatil anıları gibi birçok uyaranın birlikte uygulandığı ya da birinin daha çok istekle ifade edildiği bir duygu eğitimidir.

•          Sanat eğitimi doğaya, çevreye, insanlara, hayvanlara olan sevginin; bu sevginin getirdiği davranış değişikliğinin, bunlara yönelik kollama ve koruma güdüsünün geliştirildiği bir duyarlık eğitimidir.

İki ve üç boyutlu çalışmalar çocuğun algılarını test etmesini sağlayan, daha çok soyut öğelerle beslenen dünyasını somutlaştırmasına, kendince ifade ederek görselleştirmesine yardım eden etkinliklerdir.

Bir başka boyutu ile beyin, el ve göz koordinesinde diğer el temrinlerine, el oyunlarına bağlı olarak; iki boyutlu renk ve biçim anlatımları ile üç boyutlu maddesel çalışmalar muhakeme ve sorgulama açısından daha çok katkı sağlar.

Çeşitli resim malzemeleri ile resim yapma ve yoğurma gereçleri gibi üç boyutlu maddelerle çalışmalar, çocukların sınırlarını kendilerinin belirlediği, kurallarını kendilerinin oluşturduğu doyasıya özgür bir oyundur.
Bu tür çalışmalar kesinlikle bir ödev mantığı ile ele alınmamalıdır.

Bir başka açıdan değerlendirdiğimizde de okul eğitimi, öğretmen ve öğrenci velilerinden beklenenler şunlardır:

•          Çocuklarımız büyüklerin eksik ve içlerinde ukde kalmış hayallerinin; hırs, ideal ve beklentilerinin gerçekleştirildiği deneme tahtası değildir.

•          Çocuklarımız toplumsal çarpıklıkların, insana, doğaya, topluma karşı duyarsızlığın amaçsız ve ilkesizliğin oyun aracı hiç değildir.

•          Çocuklarımızın beden sağlığı için gösterdiğimiz özeni, beyin ve ruh sağlığı için de göstermek her büyüğün temel görevi sayılmalıdır.

•          Çok yönlü etkileşim içinde bulunan toplumlarda çağdaş eğitim sadece okul eğitimi ile sınırlı değildir. Okul dışı eğitim kaynakları çok iyi denetlenmek zorundadır.

•          Bilinçli annelere, babalara ve kardeşlere bu konuda önemli sorumluluklar düşmektedir. Okul eğitimine her yönü ile destek olmak, sahip çıkmak bu anlamda önemli bir bilinçlenme ile mümkün olabilecektir.

*
Burada çağdaş bir eğitim yönteminden, bir müze eğitimi uygulamasından söz etmek istiyorum:

Paris’teki Picasso Müzesi’nin bütün salonlarının yerleri taş kaplıdır. Aylar öncesinden randevu alan okullar öğrencilerini bu müzeye getirirler. Bilinçli, bilgili ve yetkin öğretmenlerin gözetiminde çocuklar yerlere oturarak resim çalışırlar, drama yaparlar, yerlere yatarak öğretmenlerinin anlattıklarını can kulağı ile dinlerler. Hiçbirinin altında minder yoktur. Hiç kimse de “bizim çocuklarımızı taş kaplı yerlere oturtuyorsunuz, hasta olacaklar” demez. Sonuçta bu oturmalar kısa sürelidir. Benzer durumlar dünyanın değişik ülkelerindeki müzelerde ve sanat merkezlerinde de böyledir. Zaten çocuklar ders aralarında bile canları istediği kadar yerlerde merdivenlerde, betonlarda oturmuyorlar mı? Çocukların hareketli, dinamik yapılarının özelliğidir bu. Her an kontrol edilerek nerede, nasıl oturdukları takip edilemezler. Edildiklerinde de çocukluklarını yaşayamazlar.

Hacettepe Üniversitesi Çağdaş Sanatlar Müzesi yurt dışında görülen birçok uygulamadan esinlenerek çocuklara yönelik eğitim çalışmalarına girişti. Bu kapsamda müze içinde çocuklara resim etkinlikleri öngörüldü ve uygulamaya geçildi. Çocuklar zemini masif parke kaplı mekânda yerlere oturarak resim yapmaya başladılar. Daha ilk günlerden velilerden isyanlar geldi: “Çocuklarımız yerlere oturtuluyor, hasta olacaklar”. “İnsan bunların altına birer minder getirmez mi”? Sonuç olarak çalışmalar rafa kaldırıldı.

Analar, babalar, eğitimciler, eğitim yöneticileri ne olur kendinizi ve çocukluğunuzu sorgulayın.

Çağdaş eğitim adına yapılanları, çocuklarımızı bukalemuna çeviren; çocukluklarını da, yaşamı da zehir eden sistemi sorgulayın. Yanlışlıklar zinciri içinde temelini attığınız gelecek kavramının birey, aile ve toplum açısından ne hallere gelebileceğini düşünün.

Çocuklarınızın popolarına verdiğiniz önemi beyinlerine vermenin artı ve eksilerini sorgulamanızı,

Beyinleri yerine popoları ile düşünen insanlardan bu ülkenin neler çektiğini fark etmenizi,

Çocuklarımızda bıraktığınız yılgınlık, karamsarlık, bezginlik duygularının yıkımlarını,

Sizin için önemsiz olan şeylerin onlar için çok önemli olabileceğini,

Çocuklarımızın sınav, ödev, test, okul, dershane, özel hoca seçenek-meçenek labirentlerinde çektikleri bunalımları,

Kültür ve düşünce yoksunu, psikolojileri çökmüş, davranış bozuklukları içinde kıvranan gözümüz, yüreğimiz yavrularımızı, gençlerimizi,

Bütün bu olumsuzluklar içinde “hem bireysel, hem ulusal anlamda geleceğin, geleceğimizin güvencesi” düşüncelerimizin iflas edişini,

En acısı Tevfik Fikret’in, Kemal Atatürk’ün umutlarının yok olmasını düşünün.

Biz bu erozyonlara, yıkımlara, çöküşlere nasıl “dur diyebiliriz” diye didinenlere destek olun.

ÇOCUKLARINIZIN SANATIN BİNBİR ÇEŞİT KAYNAKLARINDAN BESLENMESİNE FIRSAT YARATIN.

Unutmayın, insani değerleri yok edilmiş bireylerden oluşan bir toplum kaos içinde kalmaya tutsaktır.

Okul eğitiminin gerekli alanlarının yanında, insanî değerler eğitimin temel dayanakları olan kültür, sanat, edebiyat, tiyatro, müzik, spor etkinliklerinin çocuklarımızda temel kazanımlar haline getirilmesi yukarıda sayılan olumsuzlukları yok etmenin birinci koşuludur.

Çocuklarımız kitap okumalıdır.

Çocuklarımız müzikle uğraşmalı, müzikle içli dışlı olmalıdır.

Çocuklarımız şiir yazmalı, şiirin özgür dili ve duygu dünyası ile beslenmelidir. Çocuklarımız resim, heykel, seramik yapmalıdır. Bunların kendine özgü tadını, coşkusunu doyasıya yaşamalıdır.

Çocuklarımız her çeşit spordan dilediğinde kendini geliştirmelidir.

Özellikle “Bunlarla uğraşacağına, matematik yap, fen çalış” gibi geri zekâlı tavırlar sergilemenin öncelikle çocuklarınıza ihanet olacağını unutmadan onlara fırsatlar yaratmalıdır.

Çocuklarınızın değişik kanallardan, çok yönlü kaynaklardan beslenmesi için engeller çıkarmak yerine, onlara olanaklar sunmanın yolları aranmalıdır.

Çocuklarımız boyaların gizini sınırsız bir oyun ve oyun içinde kendini ifade edebilme aracı olarak yaşamalıdır.

Kilin, kâğıdın, kartonun mukavvanın onun keyfince biçimlendiğini görmeli ve sizler de zevkle izlemelisiniz.

Yaptığı işten haz alma duygusu, beğenilme, onurlandırılabilme, kendine güven ve paylaşım duyguları sanat ve kültür etkinlikleri ile perçinlenecektir.

Sanat eylemi çocuklarımızın sırdaş arkadaş seçmesi gibidir. Sözel olarak anlatamadığı sırları bu yollarla ortaya çıkacaktır. Onun duygularını suiistimal etmeyecek, dürüst bir arkadaş.  Onlarla her çeşit duygularını paylaşmasını öğrenecektir.

Kil gibi, kâğıt gibi, çeşitli artık malzemeler gibi her zaman, her yerden temin edilebilecek ekonomik gereçlerle yapılacak çalışmalar el göz, beyin organizasyonunun gelişmesine katkı sağlayacaktır.

Her şeyden önce çocuklarımız kendini, cevherini, kimliğini, kapasitesini keşfedecektir.

Bunlara fırsat yaratın, bu alanın eğitimcilerine, eğitim yöneticilerine destek olun.

Geleceğimiz mutlu, aydın, kimlikli, özgüvenli çocuklarımızın olsun. Bu aynı zamanda ulusal bir bilinç ve ulusal bir sorumluluk demektir.