Duyarlık Eğitimi I – Ana okullarında Duyarlık Eğitimi

Günümüz eğitim sisteminin Ana Okullarından Üniversiteye kadar  bütün yönleri ile tartışılmadığı gün ve tartışılmadığı ortam neredeyse yoktur. Yıllardır süregelen bu  durum gittikçe sorunlar yumağına dönüştüğü  gibi, devlet erki içinde sonuç almaya yönelik tutarlı ve inandırıcı çabaların olduğunu söylemek de olanaksız. Bunlara rağmen, konuyu tartışmanın, bir anlamda böyle bir sorunlu sistemi yok saymaktan, görmezlikten gelmekten,  vurdumduymazlıktan ve  boş vermişlikten çok daha olumlu olduğunu söylemek gerekir. Kimi sorunları öyle tartışılmalıdır ki,  eninde sonunda bu ülkenin, bu yurdun insanlarının ve en geniş anlamıyla bu ülkenin geleceğinin sorunlarının, aklı eren herkesin sorunu olduğu bilinci yerleşebilsin. Bu bilinç de bir “duyarlık” sorunudur.

Unutulmamalıdır ki, duyarsız bireylerden oluşan toplumlar sürü mantığından bir adım dışarı çıkamazlar. Böyle toplumların güdülenmesi, yönlendirilmesi, kışkırtılması, maşa, uşak ve piyon olarak kullanılması; bunlardan dolayı da her adımda aşağılanması kaçınılmazdır. Duyarsız toplumlar ağzı ile kuş tutsa eğitimde, sanatta, siyasette, ekonomide, toplumsal yaşamın gereklerini sadece günübirlik   gereksinimlerin karşılanması olarak görür, ondan ötesi bilinmezliklerle doludur. Çağımız, günübirlik yaşama, günübirlik düşünme çağı değildir; günü ve geleceği birlikte düşünme, hedef ve idealleri ona göre anlamlandırma   zamanıdır.  Bu anlamda geleceğin yaratıcı, üretici, insani değerler zengini, pozitif düşünceli, mutlu toplumlarını yaratma zamanı olduğunun bilincindeki insanların sayısı ve etki çemberi genişletilebildiği  oranda başarı söz konusu olacaktır. Bunun için de toplumun dinamik güçlerinin; gençlerinin, aydınlarının, işçisinin, işvereninin, politikacısının, kısacası, her kesimin, her anlamda duyarlı olması gerekmektedir.

Duyarlı olmak aynı zamanda sahiplenmek, kafa yormak ve çözümler üretmektir. Duyarlı olmak; şablon ve kalıplaşmış öngörüleri ve dayatmaları sorgulamaktır. Duyarlı olmak; aklını, beynini, yüreğini, duygularını, düşüncelerini, ideallerini, inançlarını başkalarının ipoteği ve güdümü altına sokmamak demektir. Bu tür iç ve dış unsurlara karşı akılcı ve kimlikli savunma bilinci geliştirmektir.

 

Çağımız eğitiminin, temel sorunlarından ve aynı zamanda temel amaçlarından biri olması gereken, işte bu “duyarlı insan” tipini  meydana getirecek eğitim sistemini sorgulamaktır.

Ne yapılmalıdır, ne gibi eğitim sistem ve yöntemleri geliştirilmelidir ki, bütün duyumları ile içinde yaşadığı toplumu, çevreyi, doğayı ve içinde yaşadığı dünyayı kavrayabilen, bütün antenleri açık bireylerden oluşan bir toplum yaratılabilsin?
Nasıl bir eğitim verilebilsin ki, yaşamı sadece kendi çemberi olarak görme yerine,   “hep ben, yine ben” ya da “her şey benim için” bencilliği yerine; “ben elbette önemliyim ama başkaları da en az benim kadar önemli”, başkaları da en az benim kadar yaşama hakkına sahip” sorgulamasını yapabilen bireyler yetişsin?
Nasıl bir psikolojik ve sosyolojik ortam geliştirelim ki,  “bu toplumdan, bu insanlardan, bu ülkeden neler alabilirim, yerine neler verebilirim, bu ülkenin gününe, geleceğine  ne gibi katkılar getirebilirim; dağarımdaki maddi, manevi birikimlerimi bu toplumla nasıl paylaşabilirim”  özdenetimini yapabilsin? 
Ne gibi bir ulusal tavır geliştirelim ki, bu bilinçle bilimde, fende, ekonomide, endüstride, edebiyatta, sanattan siyasete kısacası toplumu saran sarmalayan her alanda; ulusal ve uluslar arası arenada gücünü ve kimliğini ortaya koyabilsin?  
Nasıl bir toplumsal sorumluluk ve sahiplenme duygusu verebilelim ki “ bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” çarpık mantığı yıkılabilsin?
Nasıl bir iş disiplini ve çalışma namusu verelim ki “çalışıp da ne olacak, bu dünyayı sen mi kurtaracaksın” köstekliği yok edilebilsin? Emeğe ve alın terine saygı baş tacı edilebilsin?
Nasıl bir toplumsal paylaşım bilinci geliştirelim ki, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” ahlaksızlığı yok edilebilsin?
Nasıl bir güven verebilelim ki, aklına, zekasına, çalışkanlığına kısacası  kendine özgüveni olan insanlarımız yetişsin? Yalaka ve bukalemun insan tipleri yok olabilsin.
Nasıl bir eğitim verelim ki, ancak şablonlar içinde hareket edebilen, şablon konuşmalar, şablon hareket tarzları, şablon yaşam biçimleri içinden sıkışıp kalan insan tipi yerine her alanda özgün tavırlar geliştirebilen insan tipleri yetiştirelim?

 

Bu geniş bakış açısına konunun temelinden başlayarak Kreşlerde, Ana Okullarında, Temel Eğitim Okullarında, Lise ve dengi bütün okullarda, üniversitelerde, üniversitelerdeki lisansüstü eğitimin her aşamasında yeni ve özgün tavırlar geliştirmek önemli bir zorunluluktur. Bu tavırlar başkaları istediği için, başkaları öyle yaptığı için değil; bu ülkenin gereksinimi olduğu için yapılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, bu ülkenin düşünen, üreten aydın insanları geçmişte özgün eğitim modelleri geliştirmesini bilmişledir. Ulusal sınırlar ne denli ortadan kaldırılmaya çalışılırsa çalışılsın; her toplumun kendi iç dinamiği; geçmişten günümüze gelen yoğun bir tarih ve kültür birikimi içinde yaşadığı  göz ardı edilememesi gereken bir  zorunluluktur. Varsayılan kazanımlar uğruna temel dinamiklerden taviz verilmeyerek, yaz/boz  yapılamamalı ve bunun için de  gereken her türlü önlemle çağdaş sistemler üretilmelidir.

Bu bağlamda sistemi özetleyecek temel noktalar şu şekilde  sıralanabilir:

 

Ana Okullarında Eğitim:

Günümüzde Ana okulları eğitimin temel aşamalarından biri haline gelerek çok önemli sorumluluklar üstlenmeye başlamıştır. En erken yaşlarda verilen eğitimin çocuğun geleceğini biçimlendirmedeki öneminin kavranması bu sorumluluğun temel nedenlerinden biridir.

Konunun hemen başında ayrıntılara  girmeden vurgulanmalıdır ki, bugünkü anlamda Ana Okulları ve bu okullarda yapılan etkinlikler ve genel anlamıyla eğitim, çocuğu temel eğitime ve temel eğitim okullarına hazırlayan kurumlar olarak görülmektedir. Böyle düşünüldüğünde Ana okulları uzun bir eğitim süreci yaşamak zorunda olan çocuğun okul denen disiplin dolu yıllarına eklenmiş artı yıllar gibi bir anlam kazanır ki, bu da erken bıkkınlık, okuldan soğuma, ve çok sık karşılaşılan  okumaya ve  kitaba karşı soğukluk gibi tavırlara  yol   açabilmektedir. Bizim eğitim sistemimizde “Okul” kavramı çok çekici ve özendirici bir kavram değildir. Mehmet Barlas’ın çocuğunun anlatımı ile “ders diye bir şey var, uzun mu uzun; teneffüs diye bir şey var, kısa mı kısa”. “Okul” ve “ders” kavramları müthiş değer kaybetmiştir. Bu nedenle ders ve okul kavramları öğrenciler açısından ne kadar az kullanılırsa, ne kadar az akla getirilirse o kadar iyi olacaktır.

 Bu nedenle Ana Okulları, okul  ortamına hazırlık kurumları olarak görülmemelidir. Çünkü bu okulların temel esprisi oyun içinde dolaylı eğitimdir. Bir anlamda sezgi eğitimidir. Yaşamı, yaşamın beklentilerini, gerçeklerini, yaşamın dinamiklerini  sezme ve sezdirme eğitimidir. Dolaylı eğitim içinde, çocuğun kendini ortaya koyabileceği, kendi güç ve kapasitesini sınayabileceği etkinlikler dizisidir. Bu nedenle bu kurumlarda çocuğun kendini tanıma, deneme ve sınamaya yönelik iç cevherini, iç dünyasını ve olası iç tepilerini özgürce, ama başkalarına zarar vermeden, ortaya koyabilmesine fırsat verilecek birçok seçenekler dizisinden yararlanılabilmelidir.  

Bu nedenle Ana okullarında çocuğun en özgür biçimde çeşitli “CIS’lardan, AMAN YAPMA”lardan, sınırlamalardan uzak; severek ilgilenebileceği, sezgi ve duyarlılığını ortaya koyabileceği alanlar  sanatsal etkinlik alanlarıdır. Sanatın drama, resim, müzik, şiir, öykü, masal, oyun, bale, halk oyunu, seramik, kil ile iki ve üç boyutlu biçimlendirmeler, kısacası görsel, işitsel, sözel ve sayısal anlatım etkinlikleri çocuğun gelişim aşamaları ve özgün eğitim uygulamaları içinde  önemle ele alınması gereken eğitim alanlarıdır. Bunlara deneyimli eğitimciler eşliğinde gruplar halinde park, bahçe, atölye, galeri, müze gibi mekanların gezilmesi eklenerek dışa açık gözlem fırsatları yaratılabilmelidir.  Bu çalışmalar yetişkinler tarafından organize edilmekle birlikte zorlamasız, şartlandırmasız bir ortam içinde çocuklara verilmelidir.

Yukarıda saydığımız etkinlik alanlarında çocuklar kendi yaş gruplarının üstündeki örnekler nedeniyle çekingenlikler yaşarlar. Bütün mesele çocukların yaptıklarını büyüklerin gözleri ile değerlendirmemek, onları kendi beğenileri doğrultusunda yönlendirmemektir. Falanca şarkıcı gibi şarkı söyletmek yerine, falanca çocuk kitabındakiler gibi resimler beklemek yerine çocuğun yüzde yüz kendisi olan şarkılar, şiirler, türküler, resimler, seramikler, heykelcikler ortaya koymasını sağlamak, onlara yapılacak en iyi yardım olacaktır.

Özellikle vurgulamak istediğimiz bir konu, çeşitli şekillerde ve çeşitli zamanlarda sıkça tartışılır:

Türkiye’de resimli çocuk kitapları,
Boyama kitapları,
Resim malzemesi olarak resim defterleri, boyalar ve pastel boyalar.

 

Bu yazının sınırları içinde ve alanımız gereği özellikle vurgulamak istediğimiz konular Türkiye’de Ana Okullarında resimli çocuk kitapları, sanat ile eğitim ya da biraz daha dar anlamıyla resim adına yapılabilecek çalışmalardır.


Türkiye’de çocuk kitapları, son yıllarda bu alanda özveri ile mücadele eden birkaç yetkin insanın çabaları ile  gelişim içinde olmakla beraber; özellikle yetişkinler tarafından yönlendirilen ve çok çeşitlilik yerine alışılmış, kalıplaşmış beğeni düzeylerini temsil eden alıcı ile, çocuklara ulaştırıcı kesimler tarafından tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Bu nedenle çocuğun gelişim basamaklarına uymayan “çocukluklarını unutmuş, çocuksu taklitler içinde çocuk resimleri”  ile resimlenen resimli kitaplar; çocukları  resimden, kendilerini resimle anlatmalarından soğutan etkenlerin başında gelir. Çocuk, eline verilen kitaplardaki yetişkin çocukların elma yanaklı, bütün organları yerinde, fidan gibi resimlerine bakıyor;  bir de kendi yaptığı kargacık burgacık resimlere: Bir daha resim yapmak istemiyor.  Bugüne kadar milyonlarla çocuk resmi inceleyen bir eğitimci tespitiyle, çocuk resimlerinin çoğunda insan betimlemesi yoktur. Çocuk zoraki de olsa ev, ağaç, dağ, güneş resmi çizer ama insan resmi yapmamak için elinden geleni yapar.  Bunun en büyük nedeni, çocuk resminin ruhunu çok iyi bilen, yetkin çocuk kitabı çizerlerinin hazırladığı kitaplara gereğince yer ve önem verilmeyişidir.

 

Ayrıca,  batının çok çeşitlilik ve seçeneklilik içinde hazırlayıp çocuklarına sunduğu binlerce çeşit içinden  boyama kitapları gibi sadece bir çeşidi seçip alarak, temel çalışma ve çocuklara sunma aracı olarak kullanma yanılgımız devam etmektedir. Çocukların biçim özgürlüğünü, algı özgürlüğünü, hayal etme özgürlüğünü sınırlayan bu boyama kitapları olabildiğince devreden çıkarılmalıdır.  Daha yaşamın başındaki çocukları şablonlarla tanıştırmanın; özgürce kullanacağı aklını, beynini, zekasını,  el, kol hareketlerini başkalarının sınırladığı sınırlar içine hapsetmenin, o minicik parmakları gereksizce yormanın kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Bırakınız çocuklar kendi biçimlerini oluştursunlar, canlarının istediğini kendi renkleri, kendi seçtikleri boya çeşitleri ile boyasınlar. Varsın bunlar büyüklerin ölçütlerine uymasın. Çünkü bunlar çocukların. Çocuklara, çocukların canlarının istediği boyutlarda kağıtlar verilmelidir. Bu ölçü el kadar da olabilir, metrelerce de. Kuru kalem boya, pastel boya gibi çocuğun enerjisini, sabrını, emeğini eğitsel hedeflere ulaştırmayan resim malzemeleri de en az boyama kitapları kadar tartışmalıdır. Toz olabilen pastel boyalar kesinlikle çocuklara kullandırılmamalıdır. Yağlı ve çok sert olmayan pastel boyalar büyük boyutlu yüzeylerde sadece çizme isteğinde olan çocuklarca kullanılmalıdır. Bu boyalarla yüzey doldurtmak çocukların sabrını kötüye kullanmaktır. Çocuk resminde, resmin bütün yüzeyinin doldurulması gibi bir zorlama çok sık karşılaşılan uygulamalardır. Günümüzde çocuk resminde, çocuk ne kadar istiyorsa o kadar boyamalıdır. Resmin yüzeyinin pastelle ya da diğer boyalarla zorla doldurulması çocukların hazzını yok eder ve şevkini kırar. Çocukları resimden uzaklaştırır.

 

Çocuklara verilen çalışma malzemeleri çocukların yaptıkları işe yoğunlaşmalarını çok etkiler. Bu nedenle onlara bol ve çeşit içeren malzeme sunulması gerekir. Örneğin elinde az boya olan bir çocuk istediği gibi özgürce boya kullanamaz. Çok az kili olan bir çocuk, istediği biçimi yapamaz. Bu da onun içinden gelenleri, içinden geçenleri anlatmasını engeller. Özellikle boya ve kağıt konusunda  uygulaması çok kolay olan bir örnek verilebilir: Çocuklara sunulacak en ekonomik ve sağlıklı boya mamalı boyalardır. Bildiğimiz ve her evde hazırlanabilecek şekersiz nişasta maması bol miktarda pişirilir. Mamanın kıvamı çırpılmış yoğurt kıvamında olmalıdır. Pişmiş nişasta geniş ağızlı, küçük plastik kaplara dağıtılır. İnşaat malzemesi satıcılarında bulunan ve fiyatları 4-5 YTL civarında olan plastik ve akrilik boya özlerinin, çeşitli renklerinden birer kutu alınır. (Bu boya özleri DYO, ÇBS, Marshall, Merbolin, Polisan, gibi bütün boya firmaları tarafından üretilmektedir.)  Boya özlerinden  10/15 gram bir kiloya yakın mamalı boya yapmaya yeter. Bunlar ayrı ayrı küçük kaplar içindeki pişmiş nişastalarla karıştırılır. Böylece her çocuk için ayrı ayrı bol miktarda akrilik boya elde edilir. Bu boyayı çocuklar elleri ile ya da geniş fırçalarla canlarının istediği gibi kullanabilirler. Bu tür çalışmalarda geniş duvarlara yapıştırılan  rulo kağıtlar, kilo ile satılan ambalaj kağıtları kullanılmalıdır. Özellikle “derici kağıdı adıyla satılan rulo kağıt türleri hem ekonomiktir, hem akrilik boyaya uygundur, hem de   çocukların  çalışma tarzlarına dayanıklılık açısından son derece uygun resim malzemesidir. Bazı çalışmalarda bir büyük yüzeyde birkaç çocuğun birlikte resim yapması da sağlanabilir. Böylece çocuk, paylaşmak, birlikte çalışmak, birlikte bir sonuca ulaşmak, birlikte beğenilecek bir iş üretmek gibi tatları yaşar.

Yukarıda kısaca değinilen kil ile biçimlendirme çalışmaları da çocukların madde ve hacim kavramında önemli kazanımlar getiren çalışmalardır. Bu etkinlikler, çocuğun iki elini birlikte organize olarak kullanabilmesi, beyin, göz ve el birlikteliğinin gelişmesi açısından önemli fırsatlardan biridir. Ülkemiz bu konuda çok zengin olanaklarla doludur. Her yerde sağlıklı, temiz ve amaca uygun kil bulunabilmektedir. Çocuklarda maddesel gelişmenin, hacim ve üçüncü boyut kavramının gelişmesi bu tür çalışmalarla anlam kazanacaktır.

Çocuklarımızın ürkek, korkak, çekingen, kendini ifadeden ve  iç cevherlerini ortaya koymaktan aciz bireyler haline gelmelerini istemiyorsak, onların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri olanakları sunmamız bir anlamda ulusal bir ödevdir.

 

Prof. Hasan Pekmezci

Yeterli zamanım yok deme, Pasteur, Michelangelo, Leonardo da Vinci ve Albert Einstein'in da günleri 24 saatti