“Eşi İnsanın Nefesidir”

Gençliğin; dünyayı, ülkesini, toplumunu ve böylece kendini yeniden keşfettiği1960’lı yıllarda felsefe ve buna bağlı düşünsel-ideolojik ve politik sistemler pek çok genç insanın ilgi alanlarına yeniden girmeye ve tartışılmaya başlamıştı ülkemizde; Avrupa’da olduğu gibi. 1960’lar Türkiye’sinin yeni yeni özgürleşmeye başlayan toplumsal ortamında.

O günlerin sınırlı maddi olanakları içinde kitapların, dergilerin, konferansların, panellerin, toplumsal tiyatroların izlenmeye, oralardan çıkarılan figürlerle özdeşleşmeye çalışıldığı yıllar. Kıt kanaat harçlıklarla alınan kitapların elden ele dolaşmasının, pek çok kişi tarafından eskiyinceye kadar okunmasının çok görüldüğü. Gazi’de, Dil Tarih’te, Siyasal’da, Orta Doğu’da bir gün içinde, birkaç farklı konferansı, konuşmayı, tartışmayı izleyebilmek için koşturmacalar. Zamanı ve içinde yaşanılan coşkulu ortamı bütün dilimleri ile tam anlamıca değerlendirme bilinci içinde.

Bu bağlamda Gazi Eğitim oldukça aktif bir okuldu; öğrencilerin kendi özyönetimleri ile örgütledikleri ve Gazi Eğitimin bütün bölümleri ile Yüksek Öğretmen Okulu, Kız Teknik-Erkek Teknik Öğretmen Okulu öğrencilerinin de katıldığı tıklım tıklım salonlarda konferanslar, söyleşiler, konserler.

Her bölümün ders programları da bu paralelde geliştiriliyordu kuşkusuz. Örneğin, Fransa’da eğitim görerek yurda yeni dönen Doğan Ergün hocamız bizim felsefe derslerine gelmeye başladı. İlginç bilgiler edindiğimiz ve dünyayı algılama ve sorgulama bilinci açısından çok yararlandığımız dersler. Kayıhan Keskinok hocamızın sanat felsefesi kapsamında değerlendirilebilecek, gece-gündüz sanat sohbetleri; onun nöbetçi olduğu günler çoğu zaman sabahlara kadar süren; uyumadığımız ve onu da uyutmadığımız.

Yatılı olarak okuduğumuz, çok yönlü bir eğitim ortamı ve tam bir Cumhuriyet Kurumu olan GEE’nin genel dinamizmi ve kültür-sanat adına yaptığı etkinlikler çerçevesinde bir gün Âşık Veysel okulumuza geldi, bütün öğrencilerin yoğun ilgisi ve coşkusu içinde söyleşilerde bulundu, türkülerini çaldı-söyledi.

Ertesi gün derste konu doğal olarak Âşık Veysel’den açıldı; Doğan Bey, Âşık Veysel’in “Benim sadık yârim kara topraktır” dizesi üzerinde genişçe yorumlar yaptı ve bu beş sözcükle ifade edilen yaşamı değerlendirme mantığının üzerine koca bir kitap yazılabileceğini söyledi. Felsefi bir dünya görüşünü beş sözcükle simgeleyebilmenin Veysel gibi eğitimli olmayan biri açısından büyük bir sezgi olduğunu vurguladı ve bunu ancak bir bilgenin ya da köy bilgesi tanımlaması ile anlatılabilen insanların ifade edebileceğinin altını çizdi. Başka bir boyutta da bunun insanın hangi eğitim ortamından geldiğinden çok; sanatın ve sanatta sezginin, özetle yaşamı imbikten geçirmenin gücünü gösterdiğini.

 

Aradan yıllar geçti, zaman zaman karşılaştığım bu tür köy bilgeleri oldu, iki üç sözcükle ifade ediverdikleri düşüncelerini hayranlıkla izlediğim.

Sonuncusunu yeni yaşadım ya da yaşadık.

İskilip’te Belediye’nin yan tarafında küçük dükkânların önünde oturan bir yaşlı insan dikkatimizi çekti: Tertemiz, açık renkli, yazlık bir takım elbise içinde; “gençliğinde kim bilir, ne kadar yakışıklı imiş” dedirten görkemli bir ihtiyar. Bir tanım vardır ya “tiril tiril” diye. Gün gördüğü, hayatı çok boyutlu yaşadığı daha ilk etki içinde belli olan bir insan. Selam verdik, hemen yerinden doğruldu, ayağa kalktı, oflayıp puflamadan. Sevecen bir yüzle karşıladı selamımızı. Eşim Şükran çekindiğinden elini uzatmadı tokalaşmak için, biraz uzaktan selamladı ve gruba uyarak içeri girdi. Böylesi durumlarda özellikle son yıllarda, gittikçe belli kaynaklardan beslenen fanatik/anlaşılması zor tavırlar yüzünden elin havada kalması söz konusu olduğundan  ben bayanlara, Şükran da erkeklere el uzatmıyoruz. Ta ki onlar uzatıncaya kadar. Şükran’ın grupla gitmek-gitmemek, beni beklemek gibi ikilemli tavrını sezdiği için “Neyin oluyor” der gibi bakınca “Eşim” dedim. Gülümsedi, yüzüme baktı: İçten, doğal, özümlenmiş-yürekten bir sesle;

“Eşi insanın nefesidir.”

Çivi gibi çaktı beynime bu sözü. İskilip’in ortasında hiç beklemediğim; hazine gibi bir söz.

 

İskilip’e neden geldiğimizi bir iki sözcükle anlattım; çok hoşlandı, ikramlarda bulunmaya çalıştı; zamansızlığımızı anladı, grup zaten girmişti belediyeye; ısrar etmedi. Konuşmasını da ısrarını da kararınca bilen bir insan. Kısacası haddini-sınırını bilen. Belediyeden çıkışta gördük, aynı yerde oturuyordu, bizim sevimli ihtiyarımız. Tekrar yanına gittik, bu kez Şükran daha yakınına gelmişti, elini uzattı, bütün arkadaşlarımızla tokalaştılar. O davetini tekrarlıyordu. Anadolu insanı ikramsız göndermek istemez, içecek, yiyecek ikram etmek vazgeçilmez geleneklerden biridir; bir iki dakikalığına da olsa. Özellikle böylesi küçük yerleşim yerlerinde ikramı reddetmek de hoş değildir, ama aceleciliğimizi ve grubun uzaklaştığını sezdiğinden gülümsemelerle uğurladı bizi, bu 84 yaşındaki çınar insan. Elini öptük, ayrılırken. Elini öptürmemek için biraz çektiyse de.  “Elleriniz öpülsün” sözleri kulaklarımızda kalır böylesi insanların.

Ben bu gibi insanlarla ilk karşılaşmamızda bile “baba” diye hitap ederim. Kimine göre “amiyane”, kimine göre “banal”, kimine göre “köylü” bir yaklaşım sayılsa da.

Ama “babadır” sonuçta bu insanlar. Hele böylesi “baba sözcükleri” kullanarak kendini, düşüncelerini ifade edebilme gücünde olanlar; “baba” insanlardır, nüfus kâğıtlarına takılıp kalmadan; genç de olsalar, yaşlı da.

Ondan sonraki saatlerde bütün yol boyunca ve günlerce aklım hep bu sözlerde kaldı; bin bir yaşam deneyiminden, imbiklerden süzülen sadece üç sözcükte: “Eşi insanın nefesidir”.

 

Bu bağlamda bir şey daha dikkatimi çekti, İskilipli yaşlı görkemli babada.

“Eş” diyor. “Kar” ya da “Karılar” demiyordu konuşurken. “Karılar insanın nefesidir” demiyor, o doğallığı içinde. Bunu aklından geçirmediğine eminim.

Bu bile bu insanın bilgece söz seçimlerini gösterir.

Kırsal kesim insanları bir yana, kentlerimizde yaşayanlar, eğitimliler-eğitimsizler, aydınlar, maydınlar, unvanlımlar-unvansızlar, alt kademedekiler-üst kademedekiler ne sayarsanız sayın; çoğu “karı” diye konuşurlar, eşlerinden-bayanlardan söz ederken. Karı-karım-karılar gibi. KARI sözcüğü varken EŞ sözcüğü akıllarına bile gelmez pek çok insanın.

Oldum olası, kızdığım-kullanmadığım ve kullananı da hoş görmediğim bir tanımdır bu. Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın.

“Karı” sözcüğünde bir küçümseme, aşağılama, iteleme görürüm hep. Aynı şekilde “kocam” sözcüğü de. Amirden, egemen birinden söz eder gibi.

“Karım”, “Kocam” sözcüğünde de malik olma, mal sahibi olma gibi bir itici anlam bulurum: “Ayakkabım, çantam” der gibi.

Ama eş-eşim gibi sözcükleri baş tacı sayarım.  Evlilik ve evliliğin getirdiği denklik, dayanışma, birlikte yaşamı paylaşma sözcüklerini birbirlerine eşdeğerlik olarak gördüğümden. Bu arada çok kaba gibi görülse de bir örneği her zaman veririm bir köy çocuğu olarak, gözlemlerimden yola çıkarak:

Eşi denk olmayan dövenden, hamur değil; çamur çıkar. Döveni, sabanı veya pulluğu çeken öküzler birbirine denk değilse, biri ne kadar güçlü olursa olsun; ileri gidenle, geride kalan öküz arasında boyunduruk kasılır, kalır. Döven, saban, pulluk neredeyse işlemez-yürümez hale gelir. İş çıkmaz, üretim çıkmaz; onun yerine yorgun-bitkin öküzler kalır.

Bu nedenle, benzetme ne kadar kaba olursa olsun; sonuçta iki gücün birikimleri ve olanakları ile belli oranlarda katılımının üretimi, başarıyı sağladığına bir örnektir. Saban yürüyecektir, ekim, dikim yapılabilmesi için. Döven yürüyecektir buğday, un, ekmek için.

Evlilik kervanının bundan ne farkı var? Evlilik kervanı da iki eşin her yönden dayanışmalı gücü ile yürüyecek bir yaşam süreci değil midir?  Ailenin başarısı, mutluluğu ve geleceğe iz bırakması bu birliktelikle, güç birliğiyle mümkün olmayacak mıdır?

Bu söylem içinde eş ve eşim kavramında eşlerin ya da evliliği oluşturan bireylerin birbirini denk görmeleri, birbirine değer vermeleri söz konusudur bir başka açıdan da. Birbirine üstünlük ve birbirlerine egemenlik taslayan değil. Duyan, düşünen, tartışan, sorgulayan, yargılayan, yaratan iki beyin. Yaratıcı iki organizma.  Bu anlayış ailede yaşamın bütün değerlerine belli oranda katılımı ve katılım isteğini artırmayı da getirir. Aile bireylerinin başarılarından hep birlikte onur duymayı, kıvanmayı, paylaşmayı sağlayan bu gibi birikimler aile birliğini yüceltir.

Tersi durumda bir yaklaşım içinde, denk görülmeyen eşlerin geri plana itildiği, kapasitesi sınırlı, birinin bildiği çoğu şeylerden ötekinin bihaber sayıldığı, çoğu şeyleri anlamayan ya da uzak kalan biri imiş izlenimi yaratıldığı çok görülen davranışlardır toplumumuzda. Kısacası tek kanallı, tek seçenekli, tek kararlı, sorgusuz-sualsiz bir birliktelik-evlilik.

Bu nedenle öğrencilerime, çevremdeki gençlere her zaman söylediğim şey “evlilik bir eş seçme eylemidir. Duygu dünyasıyla, meziyetleriyle, bilgi ve görgü birikimiyle, ilgi ve yetenekleriyle, hayatı anlama ve sorgulama bilinciyle paydaş bir eş seçimi.”

Öyle “kaşına vuruldum, gözüne vuruldum”, “yıldırım çarptı”, “kör tutkunluğu” gibi hikâyeler geçmişte de günümüzde de yalpalayan evliliklerin en önemli nedenleridir.  

 

Düşünün şimdi; aklınızı, başınızı, yüreğinizi içtenlikle sorgulayarak. Özdenetimle, özeleştiri ile kendinize sorun: “Eşinizi nasıl görüyorsunuz. Nefesiniz olarak mı, karınız olarak mı?”

Eşinize bakış açınızı sorgulayın, başkalarının tavırlarını, çevrenizdeki gözlemlerinizi sorgulayın, yargılayın acımasızca.

Eşiniz en zorda kaldığınız anda yanınızdadır, elleriniz-elinizdedir. Soluduğunuz havaya, sizi saran dört duvara; kısacası hayata teriniz-kokunuz birlikte sinmiştir.

Hayatın her aşamasında sorgulama bilinci, yaşamı yeni baştan anlamlandırmadır. İlişkileri, sevgiyi, saygıyı yerli yerine oturtmadır. Bunun sözel ifadesi işte o zaman bilgece dizgeleri doğal olarak yaratacaktır; İskilipli baba gibi: “Eşi insanın nefesidir”.
                                                                              14.11.2009