Gezmek, Görmek

Yeni Ufuklar keşfetmek, yeni yaşam kazanımlarıdır

Bilgi edinme, öğrenme, yaşam deneyimi kazanma ve etkileşim açısından  “gezmek ve görmek” üzerine ne denli zengin özlü sözler vardır, toplumsal anlatım dağarımızda… “Çok gezen mi bilir, çok yaşayan mı”, “Ben duyduğuma değil, gördüğüme inanırım”, “gören göz kılavuz istemez”  gibi ve niceleri. Yaşamı bir at gözlüğü açısından görmemenin, onu türlü boyutları ile zenginleştirebilmenin en önemli yollarından biridir “gezmek ve görmek”. Burnumuzu bir portakala dayayıp, üzerindeki pürtükleri dağlar gibi, aşılmaz engeller gibi görmemizi ortadan kaldırır; gerçek anlamda gezme ve görme eylemi. Başka bir bakışla, kendimize, toplumumuza, dünyamıza ve ilgi alanlarımıza karşı olan değer yargılarımızı, saplantılarımızı, takıntılarımızı, sınırlı bakış açılarımızı yeniden sorgulamanın önemli yollarından biridir gezmek, görmek, araştırmak, incelemek. Sindirilerek, özümlenerek, sorgulanarak; konunun içine, özüne, gizine inilerek yapılan her etkinlik gibi, insana yeni ufuklar açmanın, bilgilenmenin, görgülenmenin, yeni bakış açıları getirmenin en somut yolu.  Bilgi, görgü, deneyim ve öğrenme ayağına gidildiği zaman; emek ve enerji harcanabildiği, akıl denen en önemli insani kazancın sonuna kadar kullanılabildiği; değer verildiği, baş tacı edildiği zaman karşılığını verir. Bilgilenmenin, görsel birikim zenginliğine ulaşabilmenin yolu,   belli dinamiklerin yaşanmasını; zahmetlere, külfetlere katlanılmasını ve bunun için özel çabaların harcanmasını gerekli kılar. Belli nimetler ancak bu özverilerin gerçekleşmesine, önceliklerin doğru ve tutarlı saptanmasına bağlıdır.

Eğitim, sadece belli bir yaş dilimini kapsayan bir etkinlik olarak görülür ülkemizde. Oysaki eğitim yaşamın bütün dilimlerini içerdiği oranda dinamik bir olgu sayılır.  Hangi yaş, hangi meslek grubu, hangi ilgi alanı olursa olsun; eğitimin sürekliliğinden, onun getireceği dinamizmden yoksun kalınmadığı, bunun için her türlü olanağın en iyi şekilde değerlendirildiği toplumlar; uygar sıfatını, aydın ve kültürlü toplum nitelemesini hak ederler. Durağan, uyuşuk, sağını solunu görmekten; yeni bir şey öğrenmekten, kendine yeni bir ufuk açmaktan aciz bireylerden oluşan toplumlar, kendi içine kapanmaya, yaşamdan ve dünyadan “bi haber” olmaya mahkûmdur.

Ülkesini, ülkesinin tarihi, doğal ve kültürel zenginliklerini, insanını, doğasını, taşını, toprağını öz olarak nimetlerini tanımayan bir bireyin, kendine de ülkesine de hayrı olmayacaktır. Düşünceleri, üçüncü, beşinci, onuncu ağızdan duydukları ile beslenecektir. Suyunun suyu bilgilerle ve kendisine verilenle yetinmeye devam edecektir. Tarih, doğa, yurt ve ulus sevgisi tutarsız, güdüsel tavırlar olmaktan öte gidemeyecektir. Yurdunu, ulusunu kavrayamayan bir kültürün, dünya kültürünü tanıması, içinde yaşadığı dünyayı algılayıp, sorgulayabilmesi de mümkün değildir.

Eğitim sistemleri hangi eğitim kademesinde olursa olsun, öncelikle kendi ülkesini tanıyan, bunun için de gezen, gören, inceleyen, sorgulayan bir açılıma gitmek zorundadır. Örneğin, her lise öğrencisi lise diploması alabilmek için ülkemizin önemli birkaç bölgesini, birkaç kentini gezebilmeli,  tarihi ve doğal güzellikleri ve kültürel yapısını tanıma fırsatı bulabilmelidir. Bunun için eğitim sistemimiz içinde zorunlu yurt gezileri önemli bir eğitim programı olarak geliştirilmelidir.

Bu düşünce yeni bir şey de değildir, geçmişte bunun çok ilginç örnekleri eğitim sistemimizde uygulanmıştır. 17 Nisan 1940’ta kurulan ve bu günlerde 68. kuruluş yılı kutlamaları yapılan Türk eğitim sisteminin özgün bir eğitim uygulaması olan Köy Enstitüleri’nde, bu Enstitülerin 1954’te kapatılmasından sonra yerine devam eden İlköğretmen Okulları’nda ve öğretmen yetiştiren yüksek öğretim kurumu olarak önemli görevler üstlenen Eğitim Enstitüleri’nde yurt gezileri uygulamaları yapılmıştır.   Üstelik günümüz koşullarından çok daha fazla olumsuzluklara, teknolojik ve maddi yetersizliklere rağmen uzun yıllar uygulanan gelenekler başlatılmıştır. Bu ülkenin gençleri, bu ülkenin taşını toprağını, börtünü-böceğini, bitkisini-çiçeğini tanısın ve tanıyarak-görerek sevsin diye.

Bu bağlamda Cumhuriyet’in devrimci tavırları içinde 1938-1943 yılları arasında uygulanan sanatımızda “Yurt Gezileri ve Yurt Resimleri” olarak bilinen sanat hareketinin, Çağdaş Türk Sanatının oluşmasında önemli ivme odaklarından biri olduğu hatırlanmalıdır. Bunların da ötesinde ve öncesinde Cumhuriyet devrimlerini yaratanlar daha Cumhuriyet’in ilk günlerinde, onca yokluk içinde, insanlarımızın bakış açılarını, perspektiflerini genişletmek için her alandan insanımızı bilgi, görgü ve kültürlerini zenginleştirmek üzere yurt dışına eğitime göndermişlerdir. Benzer uygulamalar için 4489 sayılı yasa çıkarılmış, öğretmenlerimizin bilgi ve görgülerini artırmayı amaçlayarak değişik zaman dilimlerinde yurt dışına gönderilmesini sağlamış ve bu yasa uzun yıllar uygulanmıştır. Ülkesini ve ülkesinin de içinde bulunduğu uluslar coğrafyasını bütün boyutları ile tanımasının bir bireyin, yaşama ve dünyaya bakış açısını zenginleştireceği, ilerlemeyi, gelişmeyi kamçılayacağı, kendini  ve çağdaş uygarlığı sorgulama bilinci yaratacağı unutulmamalıdır.

Özellikle Sanat eğitimi veren eğitimcilerimizin, sanat eğitimi kurumlarımızın öğrenci ve öğretim elemanlarının, yurt içi ve yurt dışı etkinliklere aktif olarak katılması; uygulamalı kültür ve sanat etkinlikleri, sergiler, müzeler,  yoluyla sanatın dinamik örgüsünü yakından takip etmesi önemli bir gerekliliktir. Bu gereklilik hem sanatın devingen ve değişken karakterini izleyebilme, hem de izlenenlerin Türkiye’ye taşınmasıyla yeni, çağdaş ve etkin bir sanat eğitimi ortamını yaratma amaçlanmalıdır. Bir sanat öğretmeninin, sanatçı olma iddiasında bululan bir kimsenin, dünyanın sanat merkezlerini, sanatın idol sanatçılarının eserlerini görmeden kitabi bilgilerle ve reprodüksiyonlarla öğrencilerinin karşısına çıkması o insanı düşündürmelidir. 

Kitaplardan, kataloglardan resimlerini izleyebildiğimiz pek çok önemli eserin, başyapıtın orijinalleri karşısında bambaşka bir duyguya kapılır insan. Bu duyumlar kitaplarda görülebilen, kitaplardan alınabilen etkilerden çok farklıdır.   Örneğin Leonardo da Vinci’nin ünlü eseri Mona Lisa’nın orijinalinin yerinde izlenmesi,   somut olarak karşınızda bütün gizemi ile yer alması; bir sanat eserinin 500 yıl gibi bir süre tarihe meydan okuyarak günümüze gelebilmesinin ve sanat yoluyla ölümsüzlüğe ulaşmanın karmaşık duygularını yaşatır.  Bu nedenledir ki, binlerce kişi onu ve onun gibi baş eserleri görmeye müzelere koşar. Günümüzde bazı ülkeler ülke nüfuslarının iki katı, üç katı turist çekebiliyor ve bu sayede ulusal gelirlerini kat kat artırabiliyorlarsa bunun nedenlerinin başında özenle korunan ve saklanan sanat eserleri ve müzeleri gelir. Paris’te Louvre, Madrid’de Prado, Roma’da Vatikan Müzesi (Sistine),  Floransa’da Uffizi, ST. Petersburg’da Hermitage gibi müze ve sanat merkezlerinin girişlerinde metrelerce, kilometrelerce uzayan kuyruklar sanatın etkisi ve gücü açısından ve ayrıca devletleri yönetenlerin bakış açıları açısından /üstelik pek çok yönden/ düşündürücü olmalıdır.

Bu örnekler bizim açımızdan da sorgulayıcı olmalıdır. Çünkü başka ülkelerin sınırlı tarihleri içinde elde edebildiklerini, on bin yıllık tarihimiz ve tarihi zenginliklerimizle neden gerçekleştiremediğimiz öz eleştiri içinde ele alınmalıdır. Neden bir Antakya Mozaik Müzemizin, Antalya Müzemizin, Ankara’daki Anadolu Uygarlıkları Müzemizin önünde yüz metrelerce kuyruklar oluşmuyor? Yetmiş milyonluk bir ülkede müzeler, galeriler gezilmiyor ya da gezilmiyor diye kapalı tutuluyor?  Neden, Başkent Ankara’nın kapılarında insanların yığıldığı bir Modern Sanatlar Müzesi bulunmuyor? Neden “müze” deyince illerimizdeki küçücük etnografik belgelikler; “galeri” deyince sadece oto galerileri akla geliyor?

Daha çok uzatılabilecek bu sorular karşısında bu ülkenin aydınları, eğitimcileri, iş adamları, yöneticileri yeni çözümler üretmek zorundadırlar. İnsanlarımızı, yaşamı, çentikli sınav sistemlerine endekslenmiş, insani değerleri erozyona uğratılmış eğitim ve yaşam keşmekeşinden kurtarmak için yoğun çabalar gerekmektedir. Sanat ve sanat eserleri ile yüzleşmek her yaş grubundan insanımıza bu alanda önemli ipuçları sağlayacaktır.

Üniversite öğrencilerine ve özellikle güzel sanatlar alanının öğrencilerine bu kapsamda önemli görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Yaşamda öncelikleri iyi tespit etmek, maddi kaynakları ve olanakları ona göre planlamak; yurt içi ve Yurt dışı sanat etkinliklerini, yurt dışı sanat gezilerini yakından izlemek, uluslar arası burs olanaklarını araştırarak onlardan yararlanma yollarını bulmak; araştırıcı, takip edici olmak gerekmektedir. Uyuşuk, pısırık, mıymıntı insanlardan aydın-sanatçı olunamayacağı bilincine sahip olunmalıdır. Aktif, cevval ve bütün duyumları ile dinamik olmak; aklını, beynini, duygularını, düşüncelerini, inançlarını başkalarının ipoteği ve baskısı altına sokmamak; gençliğimizin önemli hedefleri olmalıdır. 

Bu bağlamda örneğin Ankara’da “Pekmezci Sanat Gezileri Grubu”  yılda iki kez öğrenci, öğretim elemanı ve sanatçıları kapsayan; ticari hiçbir amacı olmayan, çok ekonomik yurt dışı geziler düzenlemektedir. Bu geziler kapsamında bu güne kadar çeşitli gezilerle Amsterdam, Mastricht, Brüksel, Brugges, Köln, Luxemburg, Paris, Madrid, Barselona, Toledo, Roma, Siena, Pisa, Floransa, Venedik, St. Petersburg ve Moskova kentleri ve bu kentlerdeki bütün müze ve sanat merkezleri incelenmiştir. Uluslar arası sanat etkinlikleri, sanat okulları buluşmaları, sergi, bienal ve trienallere katılma yolu ile sürekli etkinlik içinde bulunulmaktadır. Bu etkinliklerin ve gezilerin öğrencilerin alanlarında, yaptıkları sanat eğitiminde ve sanata bakışlarında ne denli önemli değişiklikler yarattığı daha sonraki çalışmalarında yakından gözlemlenebilmektedir.

Ülkemizdeki diğer üniversitelerimiz benzer çalışmaları ve organizasyonları gerçekleştirmeli, öğrencilerimizin ufkunu genişletebilecek etkinliklere yer verebilmelidir. İnanıyoruz ki, bu uygulamalar kapalı kapılar ardındaki bir eğitim anlayışından binlerce kez daha etkili sonuçlar verecektir.

Bu günlerde yine, 7 Aralık 2008 tarihinde başlayacak ve 7 gece-8 gün sürecek olan bir yurt dışı sanat gezisi düzenlenmiştir. Öğretmen ve öğrencilerin izin sorunu olmaması için bayram tatiline denk getirilmiştir bu gezi.

Brüksel, Brügge, Paris, Luksemburg, Köln, Dusseldorf kentlerini ve buralardaki müze ve sanat merkezlerini gezmeyi ve incelemeyi amaçlayan bu gezi sanat ve kültür amaçlı planlanmıştır. THY ile Ankara’dan hareket edilecek ve sayılan kentlerdeki gezilerde kafileyi karşılayacak özel otobüsler 8 gün aralıksız gezi grubunun hizmetinde olacaktır.

Gezilecek bazı müzeler şunlardır:

Brüksel’de, Brugel, Bosch gibi ressamların eserlerinin bulunduğu Brüksel Modern Sanatlar Müzesi; onun yakınında Avrupa’nın en ünlü vitraylarının yer aldığı Grand Sablon Kilisesi, Grand Palace denen tarihi meydan, Atomyum, Kent Turu,

Brugge kenti tarihi bir açık hava müzesi durumundadır. Tarihi mimarisi ve kanalları ile ilginç bir kenttir.

Paris, hem tarihi yapıları ile hem de müze ve sanat merkezleri ile çok zengin bir kültür kentidir. Burada kent turu yapılacak, dünyanın belli başlı müzelerinden biri olan ve ünlü Mono Lisa’nın bulunduğu Louvre; Matisse, Cezanne gibi ünlü sanatçıların eserlerinin bulunduğu Orsay ve heykeltıraş Rodin’in müzeleri gezilecek.

Lüksemburg kenti Ortaçağın tarihi dokusunu bozmadan en iyi koruyan kentlerden biridir.

Köln’de Kent turu, Dom Kilisesi, Ludwig Modern Sanatlar Müzesi, dünyanın en önemli kadın sanatçılarından biri olan Kathe Kollwitz Müzesi,

Düseldorf; kent turu ile Ankara’ya dönülecektir.

Bu tür geziler insanlarımızın ufkunu açan, kültürel yelpazesini genişleten etkinliklerdir.

Dünyanın sadece yaşadığımız alanlarla sınırlı olmadığının somut sonuçlarını verecektir.

Bu nedenle yaşadığımız ülkeyi gezmek, buradan edindiklerimizle, Edirne dışında olup bitenleri de görmek çeşitli sorgulamaları ve değerlendirmeleri beraberinde getirecektir.

Yaşam her haliyle zenginleştirmeye değen ve niçin yaşadığına anlam yükleyen etkinlikler bütünüdür.

Ancak bunun anlamını bilenler için.