İki Gazili…

İKİ GAZİLİ SANAT TUTKUNU
İKİ ÖZVERİ VE TOPLUMSAL SORUMLULUK ÖRNEĞİ
İKİ ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ

Ülkemizde Batı anlayışında sanatın ister plastik sanatlar, ister müzik alanında olsun; geçmişi topu topu 150 yıllık bir süreci kapsar. Oysa Batının 2000 yıllık bir betimleme, biçimlendirme, sesle, sözle, enstrümanla; resimle, heykelle, rölyefle ifade geleneği var.  Batı 2000 yıllık bir tarihin önemli bölümünde dinsel yaşamının temel dayanağı sayar sanatı. Bu nedenle müzik, edebiyat, güzel konuşma, resim, heykel, mimari gibi sanat dallarında üstün eserler yaratılmasına fırsatlar sunan etkin bir gelenektir bu. Sanatın gelişmiş-uygar toplumlarda, toplumsal yaşamın ve kültürün temel dayanaklarından biri olması bu yüzdendir. Görsel, sessel, dokunsal, mekânsal sanat dallarını bütün özellikleriyle dinin etkisinin yüceltilmesinde kullanan ve dinin bireyler ve kitleler tarafından benimsenmesinin temel öğesi olarak gören bir anlayış. Bu nedenle bireyler ve toplumlar bütün duyu organlarına hitap eden, onun duygu dünyasını esir alan dinsel öğelerle donatılmış zengin ve güçlü bir sanat kültürü ile beslene gelmiştir. Tarihsel süreç göstermiştir ki duygu dünyası ele geçirilen birey ve toplumlar kolay yönlendirilirler ve kolay güdülenirler. Bu tavır olumlu yönlerde gelişebileceği gibi olumsuz yönlerde de gelişerek çağdaş toplumlarla, çağ dışı toplumların oluşmasına neden olabilmiştir. Bunu olumlu kullanan toplumlar din-bilim-sanat ilişkilerini toplumsal bir güç olarak değerlendirerek, bu birikimlerini ve zenginliklerini uluslar arası alanda üstünlük değeri olarak kabul ettirmişlerdir. Başka uluslar üzerinde kültürel egemenlik alanı yaratılmasında sanatın önemli bir güç olarak bugün de etkisini sürdürmesi bundandır. Dinin olumsuz yönde güdüleme aracı olarak kullanıldığı toplumlarda bilimden, gerçeklerden, tarihten, fenden ne kadar söz edilirse edilsin; bu perdenin delinmesi, bu kabuğun kırılması yüzyılları alır. Akılla, bilimle, fenle ilgisi bulunmayan dinsel tabuların yüzyıllarca yıkılamamasının nedeni budur.

Batı kültüründe ortaçağdan itibaren toplumların erksel ve dinsel bütün kurumlarının sanat denince dini; din denince sanatı anladığını, bu nedenle önemli destekler verdiğini, mali güçlerini bu alana yönlendirdiğini; batı ülkelerinin bütün kültürel yapısının bu yönde biçimlendiğini; kentlerinde her adımda karşılaşılan binlerce örnekte görmek mümkündür. 

Örneğin İtalya’da başlayıp bütün Avrupa’yı etkisi altına alan Rönesans’ı yaratan temel güç bu desteklerle meydana gelmiştir. Örneğin plastik sanatlar alanında Roma’da, Floransa’da, Venedik’te Medici, Bourges gibi varlıklı ailelerin, din adamları olan Papa ve kardinallerin bu konulardaki kalıcı destekleri ile yaratılan saraylar, şatolar, katedral ve kiliseler ve bunların içinin dışının, kent meydanlarının adım başı donatıldığı görsel öğeler günümüzde İtalyan kültür ve sanatının baş eserleri durumundadır.

Bu değerler aynı zamanda ulusların kendilerine, tarihlerine, tarihlerini yaratan insanlarına, kültür ve sanatlarına olan güven duygularına hitap ettiği gibi; bu zenginlikleri başka ülkeler karşısında üstün moral değerler olarak kullanmalarına neden olmaktadır. Bugün bu ülkelerin müzeleri hem maddi kazanç sektörü, hem de her gün beyin yıkama aracı olarak her ulustan, her yaştan binlerce insanı etkilemektedir.

Bizde ise sanatın insani bir değer olarak fark edilmeye başlanması Osmanlı Devletinin son dönemlerine rastlar. Çünkü bu dönemlere kadar dinin yoğun etkisi ve bütün yaşamın din gözlüğü ile güdülenmesi, dinin sanatın nimetlerini çok dar sınırlar içinde kullanması din-sanat ilişkisinin kurulmamasına neden olmuş, sanat ancak saray çevresinin ilgi alanına sıkışıp kalmıştır.  

1920’den itibaren onun yerini alan Cumhuriyet kurumları bu konunun gerekliliğini çağdaş toplumlar gibi önemseyerek; sanatın toplumsal dinamizmin önemli bir alanı olduğunu, yeni bir çağdaş insan tipinin yetiştirilmesinde kültür ve sanatın bütün çeşitliliği ile yer almasının gerektiğini sezerek o günün koşulları içinde dikkat çekici şekilde desteklemiş ve gerekli çabaları göstermişlerdir. Bu amaçla da Gazi Eğitim, Halk Evleri, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Köy Enstitüleri, İnkılâp Resimleri Sergileri, Devlet Resim ve Heykel Sergilerinin başlaması, Ressamların Yurt Gezileri resimleri gibi kurumlar, kuruluşlar ve sanat etkinlikleri yoğun bir şekilde bütün altyapısı ile hazırlanmaya başlamıştır. Bu nedenle Cumhuriyetin aydınlıkçı-devrimci dinamizminin yok edilmeye başlandığı 1950’lere kadar, eğitim-kültür ve sanat  alanında çarpıcı atılımların gerçekleştirildiği görülür. Ancak değişen siyasal iktidarlar tarafından bu olumlu görüş ve çabalar kısa sürede olumsuz kanallara yöneltilmiştir. Maddi-manevi bütün güçler pozitivist dünya görüşü yerine dine yönelik, dini yatırımlara yönelik hesaplara kaydırılmıştır. Böylece her alanda egemen olmaya başlayan kimliksizleşme ve yabancılaşmada “sanata, sepete ne gerek var” mantığının da temelleri atılmıştır. Bunda sanatın yaşamı anlama, algılama, düşünme, sorgulama, yeni dizgeler yaratma, her şeyi akıl ve mantık süzgecinden geçirme gibi yönlerinin teokratik düzen heveslilerinin işine gelmeyişinin büyük payı bulunmaktadır. Düşünmeye, sorgulamaya başlayan toplumların sömürülmesi, kullanılması ve tebaa haline getirilmesi mümkün olamayacaktır. Öyleyse toplumun bütün bireylerinin önce kendi olma, kimlik ve kişiliklerini sorgulama olasılıklarının ortadan kaldırılması gerçekleşsin ki kul-köle ve tebaa toplumu yaratılabilsin. Din alanına yapılan yatırımlara, dini kurumlara ayrılan ödeneklere bakıldığında, içinde Kültür Bakanlığının da bulunduğu 8-10 bakanlığın bütçesinden daha fazla olduğu görülecektir. İşte elli-altmış yıldır bu toplum üstüne oynanan oyunlardan bir bölümü de sanat ve kültür üzerine böyle oynanmaya başlamıştır.

Bu yerleşik politika nedeniyle daha sonraki yıllardan başlayarak günümüze kadar sanat ve kültür gibi üst yapı kurumlarının hiçbir politik söylemde doğru dürüst hedef olarak gösterilmediğini, programlar içinde geçemediğini vurgulamak gerekmektedir.

Bu yüzeysellik doğal olarak sanatın toplumsal kültürde gereken yeri alamadığını, toplum katmanlarının ilgi alanına giremediğini,  devletin ve siyasal erklerin toplum tarafından bu konuda bilinçlendirilmediğini, bu nedenle de belli bir kesimin kendi içinde ilgilendiği sınırlı bir alan olarak kaldığını gösterir.

Günümüzde de devam eden bütün bu ayak bağlarına rağmen, Cumhuriyetin savunucuları, çağdaş insan yaratma savaşının özverili insanları olarak, sınırlı olanakları içinde var olma ve var etme savaşımını sürdürmektedirler. Ulusal sorumlulukları gereği aydın insan, çağdaş insan, çağdaş toplum yaratma özlemi içinde insanüstü gayretlerle şaşılası başarılar ortaya koymanın yollarını bulabilmektedirler.

Bunlardan iki örnek bu yazımızın amacını ve konusunu oluşturmaktadır.

Süleyman Saim Tekcan ve İMOGA/İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi:2004
Mustafa Ayaz Müzesi ve Kültür Merkezi:2007

          Bu iki müzenin ele alınış nedenleri birkaç başlık altında toplanabilir:

 

İMOGA/İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi 1974’ten günümüze ve müze oluşumuna kadar geçen süredeki çalışmalar ve aşamalar Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen bir örneği oluşturmuştur.
Mustafa Ayaz Müzesi, müze mekânları ve mimarisi ile başkent Ankara’da resmi-özel hiçbir kurumun yapamadığı bir sanat merkezi durumundadır.
Her iki müze ve müzenin kurucuları bu nedenle önemlidir: Arkalarında devlet, hesapsız-kitapsız miras, sermaye ve anamal grupları olmayan, müze kuruluşu için gerekli bütün maddi ve manevi kaynakları kendi olanakları ile kuruş kuruş biriktirerek sağlayan birer sanat fedaisidirler.
Her iki müzenin kurucuları Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Cumhuriyetçi, toplumcu eğitiminden geçmiş sanatçı-eğitimcilerdir.  
Mustafa Ayaz, Pulur Köy Enstitüsü ve İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri’nden sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nde okumuş yoksul bir Karadeniz ailesinin çocuğudur ve uzun yıllar Öğretmen Okullarında, Eğitim Enstitülerinde, Güzel Sanatlar Fakültelerinde eğitimci olarak görev almıştır. Yetiştirdiği ve sanatımızda yer alan pek çok öğrenciye model olmuş bir eğitimci-sanatçı idolüdür.
Süleyman Saim Tekcan orta öğrenimini Trabzon’da tamamladıktan sonra GEE Resim-İş Bölümünü bitirmiş, Mustafa Ayaz gibi çeşitli orta öğretim kurumlarında, eğitim Enstitülerinde-Eğitim Fakültelerinde ve Güzel Sanatlar Fakültelerinde eğitimci ve yönetici olarak görev üstlenmiştir.
Her iki müzenin kurucuları bitmez tükenmez bir sanat tutkunu ve eylemcisidir. Açtıkları sergilerle, kazandıkları ödüllerle, yurt içi ve yurt dışı etkinliklerle Çağdaş Türk Sanatında önemli yerleri olan isimlerdir.
Her iki müzenin kurucuları sanatçı kimlikleri ile ortaya koydukları çabalarının getirisini rant yaratabilecek başka alanlar yerine, bin bir sorunu beraberinde getiren bir girişimle ve ülkemiz insanlarının sanata ilgisizliğinin had safhada olduğu bir dönemde sanat alanına yatırım olarak görmüşlerdir.
Bu iki yurtsever-sanatçı-eğitimci insan biri İstanbul’da biri Ankara’da sanatımıza ve kültürümüze önemli katkılar sağlamanın çabası içindedirler.

Süleyman Saim Tekcan, 1960’larda başlayan sanat serüveninde baskı resme özel ilgi duymuş, 1970’lerde İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünde baskı resim atölyeleri kurarak ve geliştirerek İstanbul sanat ortamında adını duyurmaya başlamıştır. 1974’te Kadıköy’de kurduğu Türkiye’nin ilk özel özgünbaskı-serigrafi atölyesinde kendi çalışmaları yanında ünlü sanatçılara çalışma ortamı yaratmıştır. Bundan sonra zamanla daha gelişmiş imkânlara sahip ARTESS Çamlıca SANATEVİ 1984 yılında hizmet vermeye başlamıştır. ARTESS, sanat ortamında önemli ivme yaratan bir atölye olarak sağladığı birikimle 2004 yılında Anadolu yakasında, Acıbadem ile Göztepe arasında, Çamlıca Tepesinin eteklerinde, gelişmekte olan Ünalan bölgesinde  2000m2’lik yeni bir  tasarım içinde  IMOGA – İstanbul Museum of Graphic Arts/ İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi olarak kurulmuştur.

”IMOGA, Giriş ve altındaki iki kat ile beraber toplam 1100m2 sergileme alanı olarak tasarlanan bölümde, sürekli koleksiyondaki eserler dönüşümlü olarak sanatseverlere sunuluyor. Binanın birinci katında Artess, Süleyman Saim Tekcan Özgünbaskı Atölyesi üretim ve çalışmalarını sürdürmeye devam ediyor. İkinci katta Heykeltıraş Ali Teoman Germaner’in heykel atölyesi sanatseverleri karşılıyor. Binanın en üst katında ise müzenin kapsamlı sanatsal etkinliklerine ev sahipliği yapacak çok amaçlı bir salon bulunmakta. Dünyadaki karşılığı ile gerçek anlamında bir müze kavramına yaklaşılması amacıyla mekânda, görsel sanatların yanı sıra sanatın çeşitli alanlarındaki üretimler için de imkân yaratılıyor. IMOGA bünyesinde yine dünya standartlarında bir eser arşiv sistemi bulunuyor. Tüm envanterin dijital ortamda belgelendiği sistem, yakın gelecekte sanal ortamda da hayata geçecek olan müze sitesinin altyapısını oluşturuyor. Ayrıca, müzenin gerektirdiği yan fonksiyonlar olan çerçeve atölyesi ve fotoğraf stüdyosu da binanın içinde bulunan diğer gereksinimler arasındadır. Yönetim ofisleri, toplantı bölümü ve grafik tasarım ofisinin konumlandığı çatı katı ile müzenin mekânları tamamlanıyor. Tüm katlarda bulunan birer stüdyo daire ise atölyede çalışmak üzere gelen yabancı sanatçıların, bina içinde misafir edilmelerine olanak sağlıyor. Böylece üretilen eserlerin uluslararası sanat alanında gördüğü kabul ve atölyenin olanaklarının uluslararası boyutta sanatçılara açılmış olması, IMOGA’yı dünya boyutunda konumlanan bir kurum statüsüne taşıyor” (Sanatçının Web sitesi). Süleyman Saim Tekcan ve İMOGA Müzesi Türk sanatına katkıları nedeniyle 2009 yılı ÇAĞSAV Ödülü ile onurlandırılmıştır.

Süleyman Saim Tekcan Ünalan bölgesinde kurdukları bu müze hakkında konuşurken; “önceleri çocukların camlarını çerçevelerini kırdıkları bu müzeye şimdi çoluk çocuk bütün mahallenin sahip çıktığını” coşkuyla anlatıyor. Topluma güzelliklerden ve doğrudan yana bir şeyler vermek için didinen insanların bu emeklerinin er geç amacına ulaşacağına boşa gitmeyeceğine ilişkin güzel bir örnek yaratıyor.

MUSTAFA AYAZ MÜZESİ VE KÜLTÜR MERKEZİ

Mustafa Ayaz(1938) Gazi Eğitim, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Bilkent Üniversitesi eğitimciliği ve sanatçılığı ile birlikte; öğrencileri ve kendisini tanıyanlar açısından ilginç kişiliğiyle de dikkat çekici bir sanatçı idolüdür. Onun insancıllığı, dostluğu, resim yaparkenki coşkusu, 24 saat sanatla yatıp kalkması dostları ve öğrencileri arasında efsane gibi anlatılır. Bu efsane sanatçı, kimliğine tam uyan, her yönü ile imza gibi bir müze gerçekleştirmiştir.
Ankara’da Bahçelievler son duraktaki Milli Kütüphane’nin karşısında, Balgat semti girişinde, Ziya Bey Caddesi üzerinde kurulan Mustafa Ayaz Müzesi ve Kültür Merkezi 1720 m² oturumlu, toplam kullanım alanı 4600 m² olan çağdaş bir mimari örneğidir. Ankara’nın tek müzesi olan Devlet Resim Heykel Müzesi’nin sergileme alanlarının 1000M2 civarında olduğu düşünülürse bu müzenin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Ankara sanat ortamının önemli mimarlarından Kadri Atabaş’ın tasarımı olan siyah mermerle kaplı, oval mimarinin tam alnında bir AYAZ imzası bulunmaktadır. Mimarisinden ışıklandırmasına kadar müze mimarisi olarak planlanmıştır. Doğal ve yapay ışığın ve görme açılarının çok iyi kullanıldığı çağdaş bir müze tasarımıdır. Yine doğal aydınlık içindeki çatı katında, özel ofis ve çalışma atölyeleri planlanmıştır. 1.2.3. katlar ise sanatçının değişik dönemlerine ait eserlerin sergilendiği mekânlar olarak düşünülmüştür.  
Giriş katı; galeri, cafe, hediyelik eşya, kütüphane ve arşiv bölümlerinden oluşmaktadır.
-1. katta 3 adet atölye olup, bu atölyelerde Güzel Sanatlar Fakültelerine Hazırlık, Resim, Heykel, Seramik ve Hobby kursları amaçlanmıştır. -2. katında ise geniş bir kapalı otoparkı bulunmaktadır. 


Mustafa Ayaz Müzesi ve Kültür Merkezi yönetiminin ve geleceğinin kurumsallaşması için bir vakfa dönüştürülmektedir. Bu nedenle sanatçı, 500’e yakın eserini bu vakfa bağışlamış bulunmaktadır. Kültür ve sanat alanında özel galerilerin zor koşullar içinde yaşamlarını sürdürebilme mücadelesi verdiği bir dönemde; devletin, büyük sermaye gruplarının ve bankaların Ankara sanat ortamına katkıları yok denecek kadar aza inmiştir. Bu nedenle sayıları 10’a yaklaşan güzel sanatlar fakülteleri, eğitim fakülteleri ve geniş bir sanatçı potansiyeli ile büyük bir başkent olan Ankara’da Ayaz Müzesi gibi özverili bir kuruluşun önemli katkılar getireceği kuşkusuzdur. 

Nitekim bu başarısından dolayı Mustafa Ayaz bu müze hizmeti ve sanata katkıları ile 2008 yılı ÇAĞSAV Ödülüne değer bulunmuştur.

Şair Sunay Akın’ın kurduğu İstanbul  Oyuncak Müzesi’nin sitesindeki şu yazı aynı zamanda İMOGA ve Mustafa Ayaz Müzelerinin kurucularının duygularını da ifade etmektedir: “Müze sözcük olarak ilham perisi anlamını taşıyor. Müze, mitolojideki Zeus’un 9 kızı Musa’lardan gelir. Akın, hiçbir müzenin kâr amaçlı kurulmayacağını, ilham perilerinin ona kazandırdığı ne varsa onlarla müze kurduğunu, sevenlerin kendisine kazandırdığı parayı onlara hizmet olarak sunmaya çalıştığını ifade ediyor.”(www.istanbuloyuncakmuzesi.com)

Bu gibi özverili insanların emekleriyle, toplumsal vefa duygularının yaratılacağı pek çok müze ve kültür evine ne kadar çok gereksinimi var bu toplumun.


Sonuç:

Eğitim sistemimizde özellikle Köy Enstitülerinde ve onun bir üst eğitim kurumu gibi görev üstlenen Gazi Eğitim Enstitüsü’nün eğitim dizgeleri içinde öğrencilerine kazandırdığı bireysel yükümlülüklerin ve toplumsal sorumlulukların yeterince özümletildiği görülür. Alanı ne olursa olsun her birey; bu toplumdan aldıklarını bu topluma geri ödeme ahlakı ile donanmışlar ya da donatılmışlardır.

Bu iki sanatçımız ve bunların özverileri ile meydana gelen bu iki müze örneği’ne benzer değişik alanlarda değişik düzeylerde pek çok örnek görmek ve göstermek olasıdır. Bunların yok sayılmadan, inkâr edilmeden, idol örnekler olarak topluma sunulması bir vefa örneği olması açısından da önemlidir. Bu ülke ve bu toplum inkârcılar ve vefasızlar ülkesi değildir. Çağdaş dinamikler içinde böylesi örnekler baş tacı edilmelidir.

Kaynakça

(istanbuloyuncakmuzesi.com )

www.imoga.org