Makaleler

Yaşamın Anlamı ve Yaşamak

Yıllar önce Amerikalı bir misafiri gelmişti, eğitimci bir büyüğümüzün. Taa Amerika’dan gelmiş bu yaşlı iki insanı; Ronald Ailesini biz de konuk edelim, diye düşündük. İkisi de çok zor yürüyebiliyorlardı, yaşlılıktan. Özellikle Bayan Ronald ancak iki bastonla… Yoldan birkaç merdivenle çıkılan evimize zorlukla gelebildiler.  “Taa Amerika’lardan nasıl gelmişler buralara, bu halleriyle” diye yorumladı, konuklarımızı gören konu komşu. Oysa evimizdeki konuşmalar sırasında öğrendik ki birkaç aydır Türkiye’delermiş, birkaç günlük macera değil. Önce Antalya bölgesini, sonra Kapadokya’yı karış karış gezerek Ankara’ya gelmişler. Bu günlerde de Ankara’yı gezecekler, sonra İstanbul.yaşı-başı ne olursa olsun gezmenin-görmenin tadını tam çıkarmasını bilen bir anlayış. Ülkemizdeki tarihi değerlerin ve doğal güzelliklerin bulunduğu bölgelerimizde turistlerin ilgisini sizler de görmüşsünüzdür. Özellikle belli bir yaşın üstündeki turistleri ellerinde bastonları ve ağır aksak yürüyüşlerle dünyayı ve bir anlamda yaşamı keşif çabaları içinde gördükçe gıpta ile izler, çeşitli sorgulamalar yapardık eşimle, kendi kendimize. Bu ülkenin her yerini gezip gören bir aile olarak bir yandan da Ronald ailesi gibi örnekleri sorgulardık. Önümüzde canlı bir örnek olarak görürdük hep. * Yine neler konuşulduğunu biliyorum, bu ailenin ardından: “Hem yaşlısın, hem yürüme zorluğu çekiyorsun, ne işin var buralarda. Otur oturduğun yerde, aç televizyonu, otur karşısına; kanal kanal gez, ne güzel diziler var, sulu sepken”.  “Düşeceksin, oranı-buranı, bir yerlerini iyice kıracaksın, rezil, rüsva olacaksın.” “Bu yaşlarda kırıklar da iyileşmez ki, süründürür insanı.”  “Rahatlık mı battı size, be adamlar”. “Bizim herifler kahveden eve, evden camiye giderken bile korkuyorlar; bunlarınki ne cesaret”. “Evinin, memleketinin suyu mu çıktı”. “Bunların oğlu, kızı, kızanı yok mu ki buralara salıveriyorlar, ne işiniz var, elin memleketinde demiyorlar”. “Benim babam bir askere giderken çıkmış köyden, bir de son yıllarında hastalığında. Anam hiç çıkmamış bir karış eni, bir karış boyu olan köyümüzden. Bunlar Amerikalardan geliyor buralara”. Daha neler de neler. * Biz bir adım sağımızı-solumuzu görmekten korkarken, Ronald ailesi nasıl bir mutluluk içinde anlatıyorlardı, gezdikleri bu Anadolu açık hava müzelerini bize. Dünyayı keşfediyorlardı, ama aslında kendilerini keşfediyorlardı bir başka açıdan da. Yaşamlarını anlamlandırmayı, onu zenginleştirmeyi. Tıkız, onun bunun yarattığı gerçek ya da sanal sorunlar, çirkinlikler, çirkeflikler arasında sıkışıp kalmış, insanoğlu dünyanın her yerinde; neden yaşadığının farkına varmadan. İnsanın kimyasını, ruhsal durumunu, yaşama bakış açısını darmadağın eden bir yaşam az ya da çok bütün insanları etkilemekte. Bunlar arasına sıkışıp kalmak mı ya da yaşamı bu dizgenin biraz olsun dışına çıkarabilecek, “oh be dünya varmış” dedirtecek seçenekler mi? Başka bir boyutuyla daraltıymış, hapsedilmiş yaşam çevresinin çemberlerini kırarak,    dışarıda olup bitenleri merak etmek. Doğasıyla, tarihiyle, insanıyla, farklı kültürel tatları araştırmanın, görmenin, incelemenin; tanımanın, bilmenin, ufkunu genişletmenin mutluluğu. İşte bunu yapıyordu Ronald ailesi. Yaşam cenderesinde sıkışıp kalmış, uyuşuk, pısırık insan tipi olmak istemediklerinden. Dünyayı gezmek, dünyalı olmak, dünyanın her yerinde farklı kültürlerle, farklı insanlarla, yeni dostluklarla zenginleşmek…   * Bir zamanlar çok söylenen bir okul şarkısı vardı: “Orda bir köy var uzakta, O Köy bizim köyümüzdür, Gezmesek de görmesek de O köy bizim köyümüzdür.” 1960’ların kuşağı bunu değiştirdi. “Gezmediğin, görmediğin köy senin değildir”. “Gezmezsen, görmezsen, dağında, bayırında dizlerini yormazsan; pınarlarında yüzünü serinletemezsen, toplumunun içinde yaşamazsan; yüreğini sana açan insanlarıyla, candan kucaklaşmazsan;  aşını paylaşmaz, çorbasını içmezsen, nasıl senin olur? Tarihini, coğrafyanı, geçmişini oluşturan uygarlıkların sana bıraktıklarını hayranlıkla yüreğine, beynine nakşetmezsen; tarihsel ve toplumsal değerlerini merak edip, didiklemezsen niye senin olsun ki? Bunları bir bir hatmettiğinde iş bitiyor mu? Çok zengin tarihsel, kültürel, sosyal değerlere sahip olan bir dünyada yaşıyorsun: Dünya artık çok küçüldü. Ankara’dan uçağa bindiğinde bir iki saat içinde başka...

devamı...

Çanakkale 1915 – Ankara 2010

İnce-uzun-yatay bir fotoğraf olmasına rağmen, grubun kalabalık oluşu nedeniyle çekilenlerin tümü sığmadığından, sağdan-soldan bazı insanların yarım çıktığı tarihi bir anın görüntüsü. “Niye yarım çıktı ki” diye insanı üzen. Sanki görüntüde eli-kolu-yüzünün yarısı çıkan veya hiç çıkamayan insanlar anamız, babamız, akrabalarımızmış gibi. Onları görememenin burukluğu. Eskimiş, uçmuş, yüz yıla yaklaşan zamanın hayalliklerinden siyah-beyaz izler taşıyan. Giyim-kuşamları, ellerindeki piyade tüfekleri, hal ve tavırlarıyla resim altına bakmadan da tarihi, konumu, durumu, insanların içinde bulunduğu genel trajik atmosfer hemen sezilebilecek, okunabilecek bir tablo. Kimi resimlerin, fotoğrafların onu gören, izleyen ama “gönül gözü ile” gören ve izleyen insanları başka başka duygu dünyalarına sürükleyebildiği gibi. Günlük bir gazetede, bir ticari firmanın reklâmı için kullanılmış bu görüntü. Son yıllarda geçmişe, tarihe, cumhuriyete, orduya; kısacası çoğu ulusal değerlere, çeşitli kesimlerin kendi ideolojilerine göre yaptığı saldırılar, yıpratma, yaralama, karalama çabaları nedeniyle ulusal bayramlarda ve günlerde böylesi bir uygulama çok görülmeye başladı. Kurtuluş Savaşı, Devrimler, ulusalcılık ve Atatürk üstüne anlamlı,   etkili görseller ve sloganlarla. Bana göre de çok iyi oldu ve oluyor bu uygulama, bu duyarlık. Sistemli bir politika ile bu kadar savruklaştırılmış bir kültürün, bu kadar darmadağın edilmiş tarihsel ve toplumsal bilgi ve bellek yıkımlarının bütün sancılarıyla yaşandığı bir toplumda doğal bir korunma güdüsü. İşine gelmeyen kimilerine göre ilkel, fanatik ulusalcılık ya da duygu sömürüsü gibi görünse ya da böyle yorumlarla aşağılanmaya çalışılsa da globalleşme adına ulusal ve tarihsel bağları ile duygu dünyaları dumura uğratılmış pek çok insana da bir damla insanlığını anımsatması açısından çok gerekli. Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın, hangi yafta ile değerlendirirse değerlendirsin benim açımdan her zaman tarihle, geçmişle, yaşanan zamanla bağ kurma; insanlık, özveri, yurttaşlık, yurt ve ulus sevgisi, vefa ve ahde vefa duyguları açısından çok anlamlar taşır bu tür görseller. Çoğu zaman duygu girdapları içinde saatler değil, günlerce oralarda yaşarcasına gezinip durduğum. Bizde çok uzun zamandır ulusunu belli değerler içinde savunmak neredeyse suç haline getirildi. İçeride, dışarıda Türkiye’yi, Türk ulusunu kötülemek ve karalamak için olmadık yarışlar yapılmaya başlandı. Bu kesimler bunları yaparlarken de dayandıkları gönderme yaptıkları hep Avrupa ülkeleri. Bu yaklaşım çerçevesinde bir deneme yapın: Bir Alman’ın, bir Fransız’ın, bir İngiliz’in yanında o ulusu eleştirecek tek kelime söyleyin: Bunu yaparken de isterseniz küreselleşme, evrenselleşme, özeleştiri gibi sığınma noktalarınız olsun; yüz ifadeleriyle, tavırlarıyla, sözleriyle sizi aforoz edecektir. Kendisi böylesi bir eleştiriye çanak tutmak yerine ulusu, ülkesi hakkında tek kelime olumsuz söz söylenmesine tahammül edemeyecektir. Bizde ise onların bir şey söylemesine gerek yoktur; biz kendimizi yerden yere vurmanın yollarını buluruz zaten. Bunu da aydın insan, entelektüel insan, devrimci insan olma adına yaparız. Bunu bir de örneğin Korelinin, Japon’un yanında yapın. Bu ulusların bütün kibarlıklarına rağmen azarlanabilirsiniz. Bizim bu tutumumuz 1950’lerden başlayan teslimiyetçi Batıcılığın, ABD ya da yabancı ulus yalakalığının bir sonucudur. Bir türlü kendisi olamayan, kendi kimliğine yabancılaşan, aklı, beyni, duygu ve düşünceleri güdülü insan modelinin yaratılması çabalarının sonucudur. * “Çanakkale’de, 1915 yılının ilk günlerinde çekilen bu fotoğraftakiler birkaç ay sonra şehit olmuş, tek bir Mehmetçik bile sağ kalmamıştır.” diye yazıyor resim altı.  Dannnn diye bir kurşun sanki beynime; bütün duyarlı insanların beynine. Dermanı kesiliveriyor insanın; aklı, duyguları allak bullak oluyor işte burada. “Bunca insan ha”. Bunca genç insan bir daha dönememiş yaşama. Ne hayallerle büyütüldüğü, ne özverilerle bu yaşa getirildiği, ne umutlarla beşiğinin sallandığı. Dahası ne hayallerle yaşamı yeni yeni anlamaya başladığı. Bunca insanın anası, babası, karındaşları, dostu. Seveni. Sevmeyeni var mı ki bir şehidin. Bütün duygu ve düşüncelerimiz, iç sızılarımız elbette bu yüzü yüzümüze,...

devamı...

“Eşi İnsanın Nefesidir”

Gençliğin; dünyayı, ülkesini, toplumunu ve böylece kendini yeniden keşfettiği1960’lı yıllarda felsefe ve buna bağlı düşünsel-ideolojik ve politik sistemler pek çok genç insanın ilgi alanlarına yeniden girmeye ve tartışılmaya başlamıştı ülkemizde; Avrupa’da olduğu gibi. 1960’lar Türkiye’sinin yeni yeni özgürleşmeye başlayan toplumsal ortamında. O günlerin sınırlı maddi olanakları içinde kitapların, dergilerin, konferansların, panellerin, toplumsal tiyatroların izlenmeye, oralardan çıkarılan figürlerle özdeşleşmeye çalışıldığı yıllar. Kıt kanaat harçlıklarla alınan kitapların elden ele dolaşmasının, pek çok kişi tarafından eskiyinceye kadar okunmasının çok görüldüğü. Gazi’de, Dil Tarih’te, Siyasal’da, Orta Doğu’da bir gün içinde, birkaç farklı konferansı, konuşmayı, tartışmayı izleyebilmek için koşturmacalar. Zamanı ve içinde yaşanılan coşkulu ortamı bütün dilimleri ile tam anlamıca değerlendirme bilinci içinde. Bu bağlamda Gazi Eğitim oldukça aktif bir okuldu; öğrencilerin kendi özyönetimleri ile örgütledikleri ve Gazi Eğitimin bütün bölümleri ile Yüksek Öğretmen Okulu, Kız Teknik-Erkek Teknik Öğretmen Okulu öğrencilerinin de katıldığı tıklım tıklım salonlarda konferanslar, söyleşiler, konserler. Her bölümün ders programları da bu paralelde geliştiriliyordu kuşkusuz. Örneğin, Fransa’da eğitim görerek yurda yeni dönen Doğan Ergün hocamız bizim felsefe derslerine gelmeye başladı. İlginç bilgiler edindiğimiz ve dünyayı algılama ve sorgulama bilinci açısından çok yararlandığımız dersler. Kayıhan Keskinok hocamızın sanat felsefesi kapsamında değerlendirilebilecek, gece-gündüz sanat sohbetleri; onun nöbetçi olduğu günler çoğu zaman sabahlara kadar süren; uyumadığımız ve onu da uyutmadığımız. Yatılı olarak okuduğumuz, çok yönlü bir eğitim ortamı ve tam bir Cumhuriyet Kurumu olan GEE’nin genel dinamizmi ve kültür-sanat adına yaptığı etkinlikler çerçevesinde bir gün Âşık Veysel okulumuza geldi, bütün öğrencilerin yoğun ilgisi ve coşkusu içinde söyleşilerde bulundu, türkülerini çaldı-söyledi. Ertesi gün derste konu doğal olarak Âşık Veysel’den açıldı; Doğan Bey, Âşık Veysel’in “Benim sadık yârim kara topraktır” dizesi üzerinde genişçe yorumlar yaptı ve bu beş sözcükle ifade edilen yaşamı değerlendirme mantığının üzerine koca bir kitap yazılabileceğini söyledi. Felsefi bir dünya görüşünü beş sözcükle simgeleyebilmenin Veysel gibi eğitimli olmayan biri açısından büyük bir sezgi olduğunu vurguladı ve bunu ancak bir bilgenin ya da köy bilgesi tanımlaması ile anlatılabilen insanların ifade edebileceğinin altını çizdi. Başka bir boyutta da bunun insanın hangi eğitim ortamından geldiğinden çok; sanatın ve sanatta sezginin, özetle yaşamı imbikten geçirmenin gücünü gösterdiğini.   Aradan yıllar geçti, zaman zaman karşılaştığım bu tür köy bilgeleri oldu, iki üç sözcükle ifade ediverdikleri düşüncelerini hayranlıkla izlediğim. Sonuncusunu yeni yaşadım ya da yaşadık. İskilip’te Belediye’nin yan tarafında küçük dükkânların önünde oturan bir yaşlı insan dikkatimizi çekti: Tertemiz, açık renkli, yazlık bir takım elbise içinde; “gençliğinde kim bilir, ne kadar yakışıklı imiş” dedirten görkemli bir ihtiyar. Bir tanım vardır ya “tiril tiril” diye. Gün gördüğü, hayatı çok boyutlu yaşadığı daha ilk etki içinde belli olan bir insan. Selam verdik, hemen yerinden doğruldu, ayağa kalktı, oflayıp puflamadan. Sevecen bir yüzle karşıladı selamımızı. Eşim Şükran çekindiğinden elini uzatmadı tokalaşmak için, biraz uzaktan selamladı ve gruba uyarak içeri girdi. Böylesi durumlarda özellikle son yıllarda, gittikçe belli kaynaklardan beslenen fanatik/anlaşılması zor tavırlar yüzünden elin havada kalması söz konusu olduğundan  ben bayanlara, Şükran da erkeklere el uzatmıyoruz. Ta ki onlar uzatıncaya kadar. Şükran’ın grupla gitmek-gitmemek, beni beklemek gibi ikilemli tavrını sezdiği için “Neyin oluyor” der gibi bakınca “Eşim” dedim. Gülümsedi, yüzüme baktı: İçten, doğal, özümlenmiş-yürekten bir sesle; “Eşi insanın nefesidir.” Çivi gibi çaktı beynime bu sözü. İskilip’in ortasında hiç beklemediğim; hazine gibi bir söz.   İskilip’e neden geldiğimizi bir iki sözcükle anlattım; çok hoşlandı, ikramlarda bulunmaya çalıştı; zamansızlığımızı anladı, grup zaten girmişti belediyeye; ısrar etmedi. Konuşmasını da ısrarını da kararınca bilen bir insan....

devamı...

Yaşam Dedikleri / Eni Boyu Kavgadır

Mayıs ayının son günleri, ders yılının bitiminin getirdiği rahatlıkla derslerin sohbet havasında geçtiği günler. Sosyal bilgiler dersi. Öğretmen onu tahtaya kaldırdı herhangi bir şey için, sınav falan değil. Konu, onun İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim semineri’ne gitmesine geldi. “İstanbul’a gidince umarım buradaki arkadaşlarını, okulunu, bizleri unutmazsın” dedi öğretmeni. Öğrenci boynunu büktü, bir şey diyemedi. Çünkü üç yıldır İstanbul için hazırlanmasına, bu nedenle bütün öğretmenlerinin üstüne titremesine, elit bir öğrenci olarak korunup kollanmasına rağmen ayrılık zamanı yaklaşınca korkular, panikler başlamıştı onda. “Ne yaparım ben İstanbul gibi koca bir kentte, okul harçlığım ne olur, önümde-arkamda yandım anam deyince kimse yok, nereden iş bulurum” gibi bir yığın kaygının getirdiği. Oysa üç yıldır ne hayaller içindeydi. Her gün İstanbul’la yatıp kalktığı üç yıl. Bu okulda çok seviliyordu, rahattı; spor yapıyordu, edebiyatla, sosyal etkinliklerle ilgileniyordu. Bunların yanında nasıl olsa yatılı okuldaydı, bu bir nimetti onun için ve barınma-beslenme derdi de yoktu. Yaz tatillerinde Sarıcaköy’de, Gaybi’de, Durlaz’da  kafa dengi birkaç arkadaşı ile birlikte iş buluyordu; bağ bahçe işleri ve çapa yapıyorlardı en azından. Az, çok harçlıklarını çıkarıyorlardı buradan. Köylüler artık onları iyi tanıdıklarından, çekinmeden iş veriyorlardı her yıl tatiller başladığında. İstanbul’da böyle bir olanak da yoktu iş bulmak için. İş bulamayınca kim para gönderecekti ki. İstanbul’da sefil olmak da vardı. En iyisi burada okumaya devam etmek ve buradan öğretmen olmaktı. Bu nedenle istemeye istemeye vazgeçmişti İstanbul hayalinden. Bu iç hesaplaşması yüzünden öğretmenin sözlerine ancak boynunu bükebilmişti, yanıtsız. Sınıf arkadaşlarından biri “örtmenim o gitmeyecek İstanbul’a, vazgeçti” dedi. Öğretmen yüzüne baktı, neden sorularıyla. Neden demedi; anlamıştı, tahmin etmişti kuşkusuz, üç yıldır her yönü ile tanıdığı öğrencisinin suskunluğunu.   “Bak”, dedi. “Bir defa dünyanın en güzel kentinde okuyacaksın, Türkiye’nin en güzel kentinde ve en güzel okulunda. Öğretmenlerin burada derslerde okuduğunuz bütün ders kitaplarının yazarları olacak. Hepsi seçkin, alanında sayılı isimler olan öğretmenler. Bütün Türkiye’deki öğretmen okullarından seçilip gelen arkadaşlarınız. Senin zaten çok sevdiğin derslerin ağırlıklı olacak. Her gün bu alanda çalışıp ilerleyeceksiniz. İstanbul’un sanat ortamında ufkunuzun açılması, sanatınızı, kültürünüzü etkileyecek. Sınıfınızda kız arkadaşlarınız çoğunlukta olacak. Onlarla birlikte okumak ne güzel. Kim bilir bir gün onlardan arkadaş olduğun biri ile evlenirsin, gelecekte”.   O, hiçbir şey söylemeden dinledi sadece. Dinledikçe hayal etmeye başladı bir bir bunları. “Gideceğim, mutlaka gideceğim öğretmenim” dedi içinden. Öğretmeni yüzündeki değişimden, içten içe gülümsemeden anlamıştı bütün olup biteni ve içinden geçenleri.   Akşamüzeri idareden çağırdılar onu. Memurlardan Abitter Bey odasına aldı, “Bak oğlum” dedi; “dersler biter bitmez Ziraat’a gideceksin, Bahçıvan Mehmet Ağa’yı göreceksin. Bütün yaz boyunca, İstanbul’a gidinceye kadar orada, onun yanında çalışacaksın. O sana ne buyurursa yapacaksın. Biz sana yevmiye vereceğiz, yevmiyelerin bende birikecek, bunlar senin yol harçlığın olacak. Arada canın bir şey çektiğinde Galip Amcaya gideceksin, alıp yazdıracaksın. Ama yevmiye alıyorum diye aklına geleni almayacaksın; tutumlu ol ki yol harçlığın çok olsun”.   Daha dersler bitmeden Ziraat’a gitti o. Bahçıvan Mehmet Ağa’yı buldu. Mehmet Ağa, günlük koşturmaca içinde sağa sola yönlendirmeler yapıyordu. Kazmalar, kürekler, bellerle uğraşıyordu. O daha “beni” derken, sözünü bitirmesini beklemeden güler yüzle “gel oğlum” dedi,  derenin kenarındaki sundurmanın altına doğru yürümeye başladı, o da peşinden. Sundurmanın altındaki tahta sedirlere oturdu, “sen de otur” dedi, babacan tavrıyla. “Ben durumunu biliyorum senin”.  Bahçıvan Mehmet Ağa’yı tanımayan bulunmazdı öğrenciler, öğretmenler içinde. Eski yeni bütün mezunlar, öğretmenler. Onun sorumluluğundaki Ziraat, okulun her şeyi ve Mehmet Ağa da Ziraat’ın her şeyiydi. Herkes tarafından sayılır, sevilirdi. Ama onu nereden tanıyacaktı bunca öğrenci içinden; birileri durumu anlatmasa. “Bundan sonra burada...

devamı...

Kadir – Kıymet Bilmezlik Ya Da Vefasızlık

İçinde bulunduğumuz eğitim çıkmazı ve gittikçe sorunlar yumağı haline gelen, hatta çocuklarımız, gençlerimiz ve ailelerimiz için ulusal bir kaos halini alan eğitim sistemimizde çözümler arayışıyla, neden ve niçinlerin sorgulandığı son yıllarda üzerinde en çok konuşulan konulardan biri kuşkusuz KÖY ENSTİTÜLERİ sistemidir. Köy Enstitüleri uygulamasının karşıdevrim yanlılarınca kapatılmasına ve aradan altmış yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen halâ tartışılıyor ve konuşuluyor olması; onun  Cumhuriyet eğitiminde yetkin ve yaratıcı eğitimbilimcilerimiz tarafından uzun  deneyimler ve arayışlar içinde, somut sonuçlar olarak ortaya konan ne kadar tutarlı ve bu ülke için ne kadar önemli bir sistem olduğunu gösterir. Kuruluş çalışmaları ve değişik denemeler içinde eğitim uygulamaları daha önceki tarihlerde başlamasına rağmen Milli Eğitim bakanı Hasan Ali Yücel, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ve idealist eğitimci kadroları tarafından 17 Nisan 1940 tarihinde çıkarılan 3803 sayılı yasa ile kurumsallaşmıştır Köy Enstitüleri. Tamamen Türkiye koşullarına uygun, özgün bir eğitim uygulaması olan bu okullar kısa zamanda ve 2. Dünya Savaşının bütün yoksullukları içinde, Türkiye’nin 21 bölgesinde, 21 yerleşkede geriliğe, yobazlığa ve yoksulluğa karşı bilimden, teknolojiden, kültürden, sanattan ve çağdaşlıktan yana aydınlığını yaymaya başlamıştır. Anadolu’nun aydınlanma laboratuarlarıdır Köy Enstitüleri. Her karış toprağına, tarihi ve doğal değerlerine sahip çıkma ve bunları koruma-kollama ve geliştirme sorumluluğu içinde. Okula gitme-okuma şansı bulunmayan köy çocuklarının alındığı ve ilkokuldan hemen sonra eğitime başlandığı bu 21 Köy Enstitüsü şunlardır: Kızılçullu / İzmir-1937 Çifteler / Eskişehir-1937 Kepirtepe / Kırklareli-1938 Gölköy / Kastamonu-1939 Akçadağ / Malatya-1940 Akpınar-Ladik/ Samsun-1940 Aksu / Antalya-1940 Arifiye / Sakarya-1940 Beşikdüzü / Trabzon-1940 Cılavuz / Kars-1940 Düziçi / Adana-1940 Gönen / Isparta-1940 Pazarören / Kayseri-1940 Savaştepe / Balıkesir-1940 Hasanoğlan / Ankara-1941 İvriz / Konya-1941 Pamukpınar / Sivas-1941 Pulur / Erzurum-1942 Dicle / Diyarbakır-1944 Ortaklar / Aydın-1944 Erciş / Van-1948 Bu listedeki dağılımda görüldüğü gibi Türkiye’yi bu denli eğitim planlamasına alan başka bir etkin uygulama görülmemiştir. Ülkenin her bölgesini ayrımsız kapsayan bu hareket, devletin kıt olanaklarını bu ülkenin çocuklarının, gençlerinin ve özverili eğitimcilerinin alın teri ve işlek zekâları ile birleştirmeyi başaran yurtseverlik örnekleri ile doludur. Köy Enstitülerinin temel ilkeleri olarak birkaç noktayı özellikle vurgulamakta yarar vardır: Köy Enstitüleri asalaklığı-bencilliği-çıkarcılığı reddederek her şeyi devletten ya da başkalarından beklemek yerine; üreten, yaratan; alın terini ve emeği en yüce değer sayarak bu özellikleri ile kıvanç duymasını bilen, Kendine ve ülkesine-ulusuna güvenli, bu ülkenin-bu ulusun bireyi olma onurunu yaşayan ve yaşatan, Sevgiyi, dostluğu, kardeşliği, mutluluğu-mutsuzluğu paylaşmasını insanlık onuru olarak gören, Kendi cevherinin keşfi için aklını, beynini, meziyetlerini kullanmasını ve bunları yaratıcı eylemlere dönüştürmesini ilke edinen, Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür, düsturu içinde kulluğu-köleliği en büyük esaret olarak gören ve ulusal bilinç dışındaki bütün güdümleri reddeden, Aklının, duygularının, inançlarının efendisi olan ve bunları başkalarına tutsak etmeyen, Bilim, teknoloji, kültür, sanat ve çağdaş uygarlık ülküsünün temel yaşam ilkesi olduğuna inanan, Geri kalmışlığın, yoksulluğun, her türlü sömürünün kader olmadığına inanan; çalışkan, özverili, yurtsever nitelikli ve donanımlı insan öğesi ile bunların yenilebileceğini, yok edilebileceğini düstur sayan, Bu ülkenin yer üstü ve yer altı kaynaklarının başkalarına peşkeş çekilmesini, yağmalanmasını, kişisel-ailesel çıkarlara rantiye olarak kullanılmasını en büyük ahlaksızlık olarak gören, Bu devletin her kuruşunda “tüyü bitmedik yetimlerin hakkı olduğuna inanan” ve bu nedenle bu ülkenin her kuruşunu namus olarak bilen, Bu ülkenin her köşesine sahip çıkmanın; kültürünü, tarihini, insanını baş tacı etmesini ulusal bir sorumluluk olarak özümleyen, Kendi devrimlerine, kahramanlarına, ulusal değerlerine, tarihine güvenmeyen, sahip çıkmayan toplumların aşağılık kompleksinden kurtulamayacağına inanan, Bu ülkeye hizmet eden insanların, kurumların ahde vefa duygusu içinde baş...

devamı...

Benzetildiğim Dostluklar Üstüne

Adı inatlıkla özdeşleşen insanlara ya keçi inatlı ya da eşek inatlı derler genellikle. Bu grupta adı geçenlerdenim ben de. İnatlarıyla özdeşleşen bu iki insan dostu yaratığın kendilerine göre o kadar çok ilginç yanları vardır ki bunlar yeterince anlatıldığında ya da yazıya döküldüğünde doğa ve insan ilişkisine ait değerlendirmelerimizin, yaşam deneyimlerimizin daha iyi sorgulanması mümkün olamaz mı diye düşünürüm hep.  Biz günlük konuşmalarımızda her ne kadar insanları küçültmek, eleştirmek, hatta aşağılamak için kullansak da insanoğlunun ve özellikle köylülerin en yakın yardımcısı, desteği olan evcillerdendir eşekler. Beslenmesi, bakımı ile köylünün kendisi gibi kıt kanaat geçinmesini ve bulduğu ile yetinmesini bilen vefalı dostlardır. Gece-gündüz, dağ-bayır demeden kahrını çekerler insanların. Sevmemek, onlarla ilgili güzel anılar yaşamamak mümkün mü bir köy çocuğu için. Eşek inatlı benzetmesi ve bununla ilgili anılarım başka bir anılar dizgesidir yazılacak çizilecek. Ancak bu kez özellikle anlatacaklarım, her zaman sevgi ile andığım keçiler ve bana yakıştırılan “keçi inatlı” tanımlaması üzerine olacak, anılar belgeliği bir bir karıştırılarak. Çocukluğumuzun öykülerindendir, “iki keçi bir köprüde karşılaşmış” söylencesi. Benim çocukluk dostlarımdır ve anılarım içinde önemli yer tutar bu inatlarıyla bilinen sevimli yaratıklar. Çeşitli huylarımca ya da yaşam ilişkilerinde sabırla takipçilik, günlük yaşamda sürekli hareketlilik, olaylar ya da durumlar karşısında pes etmeme gibi yönlerden benzediğim ya da benzetildiğim. Özellikle eşim keçileri çok sevdiğimi bildiği için ve onlara benzetmenin hoşuma gideceğini düşünerek takılır çoğu zaman; “zaten sen keçi inatlısın”. Çocukluğumun dostlarıdır kıl keçileri. Köy çocuklarının her gün birlikte içli-dışlı oldukları, yaşamlarının bir parçası ve hatta eğlenceleri-oyuncakları sayılan çeşitli hayvanlar vardır. Bunların özellikleri ile ilgili önemli yaşam deneyimleri, çoğu kez yanılmayan, şaşmayan değerlendirmelerle. Keçiler-oğlaklar, koyunlar-kuzular, inekler-buzağılar, atlar-taylar, köpekler-enikler, kediler, tavuklar, civcivler köy çocuklarının ilgi alanlarında önemli yer tutarlar, benim gibi. Köy çocuğu olup veya köylerde çok uzun süreler yaşayarak bunlarla ilgili anıları olmayan, bazıları ile öykü dolu dostluklar yaşamayan bulunur mu bilmem. Örneğin, yaşamınızın belli dönemlerinde de olsa keçi-koyun otlattınız mı ne anlamlı öyküler yaşamışsınızdır ve bu nedenle iyi bilirsiniz ne demek istediğimi. Ya da sığır güttünüzse bögelek denen şeyin bir çoban ve özellikle çocuk çoban için ne anlamlara geldiğini.    Kedi köpek öyküleri kentlilerde de fazlasıyla vardır, sık sık birbirlerine anlatıp durdukları. Ancak bunlarla sınırlıdır kentsel hayvan öyküleri. Bundan ötesi televizyon kültürü ya da kitap-dergi bilgisi. Tavuk, kaz, ördek, hindi gibi kümes hayvanlarının yanında  büyük baş hayvanlarla olan yaşam ilişkileri bir âlemdir köylerde. Yıldız adlı atların-eşeklerin, Sarıkız adlı düvelerin, Karayağız adlı tosunların ve tosuncukların evin bireylerinden sayıldığı yerler köylerdir bu yüzden. Dedemin atının adı Yıldız’dı; bir insan gibi gözünüzün içine bakan ve bir insandan daha çok söz dinleyen. Doğduğu ilk günlerde yan yana yattığımız, altın gibi parlayan yumuşacık tüyleriyle Sarıkız kocaanamın düvesi; belki de evdeki diğer bireylerden daha önemli bir canlısı.    Böyle bir yaşam deneyiminiz yoksa bu yaratıklar için bilgileriniz kitabi olmaktan öte gidemeyeceğinden, onlarla, onların öyküleriyle yeterli ve gerekli duygusal bağ kurmanız da olanaksızdır. Sonuçta hayvan-insan ve insan-hayvan değerlendirmesi keskin çizgilerle yer eder belleğinizde. Aslında, gittikçe sorunlar yumağı haline gelen toplumsal yaşam ilişkilerinin sonucu “insan” diye tanımlanan, bu nedenle pembe veya mavi nüfus kâğıtları çıkartılan çoğu insanın, üstelik gittikçe artan şekilde tanımının yer değiştirmesi gerekir. “İnsandan daha insan” hayvanları iyi tanıdığınızda bu tür yargılar kaçınılmazdır elinizde olmadan.  Keçiler, insan gibi hayvanlar grubundandır, onları tanımasını bilene. Dostunu, düşmanını çoğu insandan daha iyi sezme gücü vardır keçilerde. Kendisini seveni- sevmeyeni, iyi niyetle ya da kötü niyetle yaklaşanı anında sezen; nasıl anlarsa anlayan ve ona göre tavır...

devamı...

İki Gazili…

İKİ GAZİLİ SANAT TUTKUNU İKİ ÖZVERİ VE TOPLUMSAL SORUMLULUK ÖRNEĞİ İKİ ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ Ülkemizde Batı anlayışında sanatın ister plastik sanatlar, ister müzik alanında olsun; geçmişi topu topu 150 yıllık bir süreci kapsar. Oysa Batının 2000 yıllık bir betimleme, biçimlendirme, sesle, sözle, enstrümanla; resimle, heykelle, rölyefle ifade geleneği var.  Batı 2000 yıllık bir tarihin önemli bölümünde dinsel yaşamının temel dayanağı sayar sanatı. Bu nedenle müzik, edebiyat, güzel konuşma, resim, heykel, mimari gibi sanat dallarında üstün eserler yaratılmasına fırsatlar sunan etkin bir gelenektir bu. Sanatın gelişmiş-uygar toplumlarda, toplumsal yaşamın ve kültürün temel dayanaklarından biri olması bu yüzdendir. Görsel, sessel, dokunsal, mekânsal sanat dallarını bütün özellikleriyle dinin etkisinin yüceltilmesinde kullanan ve dinin bireyler ve kitleler tarafından benimsenmesinin temel öğesi olarak gören bir anlayış. Bu nedenle bireyler ve toplumlar bütün duyu organlarına hitap eden, onun duygu dünyasını esir alan dinsel öğelerle donatılmış zengin ve güçlü bir sanat kültürü ile beslene gelmiştir. Tarihsel süreç göstermiştir ki duygu dünyası ele geçirilen birey ve toplumlar kolay yönlendirilirler ve kolay güdülenirler. Bu tavır olumlu yönlerde gelişebileceği gibi olumsuz yönlerde de gelişerek çağdaş toplumlarla, çağ dışı toplumların oluşmasına neden olabilmiştir. Bunu olumlu kullanan toplumlar din-bilim-sanat ilişkilerini toplumsal bir güç olarak değerlendirerek, bu birikimlerini ve zenginliklerini uluslar arası alanda üstünlük değeri olarak kabul ettirmişlerdir. Başka uluslar üzerinde kültürel egemenlik alanı yaratılmasında sanatın önemli bir güç olarak bugün de etkisini sürdürmesi bundandır. Dinin olumsuz yönde güdüleme aracı olarak kullanıldığı toplumlarda bilimden, gerçeklerden, tarihten, fenden ne kadar söz edilirse edilsin; bu perdenin delinmesi, bu kabuğun kırılması yüzyılları alır. Akılla, bilimle, fenle ilgisi bulunmayan dinsel tabuların yüzyıllarca yıkılamamasının nedeni budur. Batı kültüründe ortaçağdan itibaren toplumların erksel ve dinsel bütün kurumlarının sanat denince dini; din denince sanatı anladığını, bu nedenle önemli destekler verdiğini, mali güçlerini bu alana yönlendirdiğini; batı ülkelerinin bütün kültürel yapısının bu yönde biçimlendiğini; kentlerinde her adımda karşılaşılan binlerce örnekte görmek mümkündür.  Örneğin İtalya’da başlayıp bütün Avrupa’yı etkisi altına alan Rönesans’ı yaratan temel güç bu desteklerle meydana gelmiştir. Örneğin plastik sanatlar alanında Roma’da, Floransa’da, Venedik’te Medici, Bourges gibi varlıklı ailelerin, din adamları olan Papa ve kardinallerin bu konulardaki kalıcı destekleri ile yaratılan saraylar, şatolar, katedral ve kiliseler ve bunların içinin dışının, kent meydanlarının adım başı donatıldığı görsel öğeler günümüzde İtalyan kültür ve sanatının baş eserleri durumundadır. Bu değerler aynı zamanda ulusların kendilerine, tarihlerine, tarihlerini yaratan insanlarına, kültür ve sanatlarına olan güven duygularına hitap ettiği gibi; bu zenginlikleri başka ülkeler karşısında üstün moral değerler olarak kullanmalarına neden olmaktadır. Bugün bu ülkelerin müzeleri hem maddi kazanç sektörü, hem de her gün beyin yıkama aracı olarak her ulustan, her yaştan binlerce insanı etkilemektedir. Bizde ise sanatın insani bir değer olarak fark edilmeye başlanması Osmanlı Devletinin son dönemlerine rastlar. Çünkü bu dönemlere kadar dinin yoğun etkisi ve bütün yaşamın din gözlüğü ile güdülenmesi, dinin sanatın nimetlerini çok dar sınırlar içinde kullanması din-sanat ilişkisinin kurulmamasına neden olmuş, sanat ancak saray çevresinin ilgi alanına sıkışıp kalmıştır.   1920’den itibaren onun yerini alan Cumhuriyet kurumları bu konunun gerekliliğini çağdaş toplumlar gibi önemseyerek; sanatın toplumsal dinamizmin önemli bir alanı olduğunu, yeni bir çağdaş insan tipinin yetiştirilmesinde kültür ve sanatın bütün çeşitliliği ile yer almasının gerektiğini sezerek o günün koşulları içinde dikkat çekici şekilde desteklemiş ve gerekli çabaları göstermişlerdir. Bu amaçla da Gazi Eğitim, Halk Evleri, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Köy Enstitüleri, İnkılâp Resimleri Sergileri, Devlet Resim ve Heykel Sergilerinin başlaması, Ressamların Yurt Gezileri resimleri gibi kurumlar, kuruluşlar ve...

devamı...

Akrilik Boya ile Resim

Her Yaş ve Her İlgi Grubundan İnsanın Özgürce Kullanabileceği Akrilik Boya ile Resim Sanatsal eylemde anlatımda yollarından biri olan resim sanatında boya malzemesi önemli bir gereç olmuştur sanat tarihi boyunca. Resim boyaları; Altmira ve Lascox Mağaralarının duvarlarında çeşitli çizim ve renklendirmelerle yapılan görsel anlatımlarda kullanılan boyar maddelerden günümüze kadar pek çok aşamalardan geçmiştir. Her uygarlık kendine ve ihtiyaçlarına göre yerel olanakları ile boyalar geliştirmesini ve bunu çeşitli şekillerde kullanmasını bilmiştir. Mısır, Sümer, Ege ve Anadolu, Pers, Roma, Hint, Uzakdoğu, Bizans, Osmanlı uygarlıkları kendi ifade kaygılarını, kendi boyaları ile gerçekleştirmişlerdir. Duvar resminde, camda, duvar ve obje seramiğinde, tekstilde, kâğıtta, deride, iç ve dış mekân boyamalarında kendi yaratıcılıklarıyla geliştirdikleri boyalarını kullanmışlardır. Ortaçağ ikonalarında, freskolarında, Bizans mozaiğinde, Girit vazosunda, Selçuklu ve Osmanlı Çinisinde, ebruda İran ve Hint minyatüründe ya da Rönesans resminde kullanılan boyalar birbirinin aynı değildir. Hepsinin kendine göre yaratıcılık taşıyan, örneğin İznik çinisi gibi bugün bile formülleri bilinmeyen boyaları ve renkleri vardır.   Endüstri devrimi ile birlikte teknolojik bir ürün olarak boyaların da seri üretimle ve kimyasal zenginleştirmelerle çeşitlendirildiği, sistematikleştirildiği görülür. Çoğu boyaların kullanım alanlarına göre araştırma-geliştirme ekipleri tarafından laboratuar ortamında ayrıştırılarak zenginleştirildiği bir teknolojik güç bulunmaktadır. Bu nedenle bu alanlarda günümüzde sürekli bir değişim yaşanmaktadır. Bu gelişmelerde boyaların kaliteleri ve nitelikleri artırıldığı gibi bunları kullanan insanların sağlıklarına yönelik kaygılar da inceleme ve araştırmaların konusu olmaktadır.   Boyalar sonuçta insanların mutluluğu ve yaşamı anlamlandırmaları için kullanılan bir araçtır. Sağlıksız bir mutluluk ve haz olamayacağına göre “insan odaklı teknoloji ve sağlık” öncelikli sorun olarak görülmektedir. Özel bir örnek vermek gerekirse; çocuklar için üretilen bütün oyuncaklarda kullanılan boyaların çok titiz araştırmalarla seçilmesi gerekmektedir. Boya araştırmalarında son yıllarda meydana gelen önemli gelişmelerle bütün boyaların-pigmentlerin ve bunlarla birlikte kullanılma zorunluluğu olan medyum, vernik, inceltici ve temizleyicilerin insan sağlığı açısından olumsuzlukları ve yan etkileri yok denecek kadar aza indirilmektedir. Koruyucu boyalar, iç ve dış mekan boyaları, sanayi boyaları, sanatsal çalışmalar için özel boyalar bütün bu kaygılarla ve titizlik içinde ele alınmaktadır. Bu yazı kapsamında üzerinde duracağımız AKRİLİK boyalar da bütün gelişmeler içinde ele alınmaktadır. Çağdaş olanaklarla araştırılan ve günümüzde yaygın olarak kullanılmaya başlanan akrilik boyalar su bazlı olarak geliştirilmiştir. Suda çözülme özelliğine sahip boya moleküllerinin-pigmentlerin veya genel adı ile toz boyaların sentetik yapıştırıcı ara maddelerle karıştırılması ile elde edilen bu boyalar, akrilik adı ile anılır. Akrilik boyaların en önemli özelliği elastikiyeti, kuruduktan sonra tekrar su ile çözülebilir ve suya çözülemez şekilde imal edilmeleri, dolayısıyla hem geri dönüşüm olanağı hem de suya ve neme karşı dirençli olabilmeleridir. Akrilik boyaların bulunuşu yeni tarihler olarak bilinmesine rağmen, aslında yapısal özellik ve kullanım tekniği açısından Mısır Duvar resimlerinde kullanılan Tempera boyalara kadar uzatılabilen bir tarihsel geçmişe sahiptir. Bu nedenle genel bir bilgi olarak kısaca bunun geçmişine değinmekte yarar olacaktır. Tempera Boyanın Tanımı ve Tarihçesi Tempera boyanın geleneksel hazırlama metodu renkli boya pigmentlerinin yapıştırıcı özelliği olan ara maddeler ve su ile karıştırılması ile elde edilmesidir. Tempera, yağlıboyaya göre çabuk kuruyan, kuruduğunda da orijinal renklerini veren ve elastikiyeti az olan bir boyadır. Su bazlı olan bu boyalar yağlıboya gibi boyalarla karıştırılarak kullanılmaz. Mısır sanatının en önemli boya malzemesi tempera boyalardır. Bu teknik kültürel ve ticari etkileşimle Roma, Girit Sanatı yoluyla Antik dönemde Yunanlı sanatçılara geçmiş ve önemli bir betimleme aracı olarak yaygınlaşmıştır. Erken Hıristiyan katakomplarında ve Bizans kiliselerinin altarlarında dekoratif amaçlı olarak tempera boyaların yoğun olarak kullanıldığı görülür. Asya sanatında da örnekleri bulunan bu teknik uygulama özellikle Çinli sanatçılarca başarı ile kullanılmıştır.      Ortaçağın...

devamı...

Günümüz Sanatından Bir Kesit Sergisi

Dışişleri Bakanlığı Suna Çokgür Ilıcak Sanat Galerisi Başlangıcından günümüze devlet erkinin ve devlet kurumlarının Türk sanatının gelişmesinde önemli etkileri ve katkıları olmuştur. Bu kurumlardan biri olan “Hariciye’nin” Batı ile ilk ilişkilerin kurulmaya başladığı günlerden itibaren görgü ve bilgi aktarımında, diğer alanlarda olduğu gibi sanat konusunda da yeni ufukların açılmasını sağladığı görülür. Bu nedenle Batı anlayışında Türk resim sanatının tarihi bu yeni ufuklar çerçevesinde değerlendirilir. “Türk Modernleşmesinde Sefir ve Sefaretnamelerin Rolü” başlıklı makalede belirtildiği gibi; “ Osmanlı İmparatorluğu XVIII. yüzyıla gelinceye kadar Avrupa ülkelerine geçici elçiler göndermiş; ancak III. Selim devrinden itibaren Batı başkentlerinde sürekli elçilikler kurmuştur. Bu elçiler kaleme aldıkları sefaretnamelerle, Avrupa hakkında bilgi vermişler; sivil, idarî ve askerî yapılanma, ilim ve sanat hayatı, eğitim kurumları ve ekonomi gibi hususlarla ilgili olarak gözlem ve yorumlarını aktarmışlardır. Bu bilgiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenileşme tarihi açısından teşvik edici ve yol gösterici olmuştur (Altuniş-Gürsoy.2006)”   Batıya açılma ve “batının ilim ve fenninden” yararlanma düşüncesinin türlü engellere rağmen eyleme dönüşmeye başladığı 18. ve 19. yüzyıldaki gelişmeler bu bağlamdaki gereksinimlerle birlikte ele alınır. İmparatorluktaki pek çok sorunun çağdaş bilimi, teknolojiyi ve gelişmeleri yakından takip edememekten kaynaklandığını anlayan devlet erki gerekli açılımları sağlamaya başlar. Bu gelişmelerde “Hariciye” önemli sorumluluklar üstlenir. Konumuz olan “Sanat ve Kültür Etkileşimi” de bu kapsamda değerlendirilir. Batıya elçilerin ve elçilerle birlikte eğitim için çeşitli meslek gruplarından insanların gönderilmesi ve batıdan gelen elçilerin de beraberlerinde çeşitli sanat insanlarını getirmeleri çok sınırlı da olsa belli bir kültürel etkileşiminin altyapısını oluşturmuştur. Böylece “Saray” çevresinin ve belli bir entelektüel kesimin ilgi odağına yerleşen sanat alanı, gelişme için kendi koşullarını yaratmaya başlar. Bu süreçte, 1830’larda Ferik İbrahim Paşa (1815-1889), Ferik Tevfik Paşa (1819-1866) ve Hüsnü Yusuf Bey’in (1817-1861) sanat eğitimi için yurtdışına gönderilmeleri ile başlayan ve ardından 1860’larda Şeker Ahmet Paşa (1841-1907), Osman Hamdi Bey (1843-1910), Süleyman Seyyit Bey (1842-1913) ve Halil Paşa (1857-1939) ile devam eden bu sanata yönelim; özellikle İstanbul’da ve “Saray” çevresinde ilgi görerek önemli bir sanat hareketliliği yaratılmasına neden olur. Bu sanat insanlarının her biri yurda döner dönmez ilgi ve uzmanlık alanlarında sorumluluklar üstlenerek kendi etki çemberlerini yaratmaya başlarlar.   İstanbul’da ilk resim sergisinin Şeker Ahmet Paşa tarafından 1873’te açılışı; 1981’de İstanbul Arkeoloji Müzesinin; 1883’te Sanayi-i Nefise’nin Osman Hamdi Bey tarafından kuruluşu bugünkü sanat geleneğimizin temelini oluşturur. Bu ivme ile “1910-1914 ve Çallı Kuşağı” olarak adlandırılan Hikmet Onat (1882-1977), İbrahim Çallı (1882/1960), Ruhi Arel  (1880-1931), Feyhaman Duran (1886-1970), Avni Lifij (1889-1927), Nazmi Ziya (1881-1937), Namık İsmail (1890-1935), Sami Yetik ((1876-1945) grubu yurt dışına gönderilir ve bunlar Sanayi-i Nefise’nin sanatçı-eğitimci kadrosunu ve sanat geleneğini yaratırlar. Cumhuriyet kurulur kurulmaz daha 1924’te, savaşın getirdiği onca yokluk ve sıkıntı içinde Atatürk’ün; Refik Epikman (1902-1974), Cevat Dereli (1900-1989), Mahmut Cuda (1904-1987), Muhittin Sebati (1901-1935), Şeref Akdik (1899-1972), Ali Avni Çelebi (1904-1993), Hasan Vecih Bereketoğlu (1895-1971), Zeki Kocamemi’den (1900-1959) oluşan bir grup Türk gencini sanat eğitimi için sınavla yurtdışına göndermesi, Batıya açılma geleneğinin Cumhuriyetin çağdaşlık ideali içinde devam etmesini sağlamıştır. Bugün Çağdaş Türk resmi diye bir sanat birikiminden söz edebiliyorsak; her koşulda toplumsal değerlerin sahiplenilmesinde, toplumun moral değerlerinin geliştirilmesinde sanatın önemine inanan ve bunu baş tacı sayan bu cumhuriyet geleneğine borçlu olduğumuzu da unutmamak gerekir.  Sanat çok yönlü birikimlerle, desteklerle, taltiflerle beslenen dinamik bir olgudur. İbn-i Sina’ya atfedilen “Bilim ve sanat hoşnut edilmediği yerden göz eder” sözünde olduğu gibi. Sanatçıların çağdaş gelişmeleri günü gününe izlemesinin yanında, bunu izleyenler ve sanatın önemini, ulusal ve uluslararası alandaki moral ve psikolojik gücünü bilenlerce sürekli...

devamı...

Baskı Resim ve Türkiye’de Baskı Resim

Bir yıl sonrası ise düşündüğün, tohum ek, Ağaç dik on yıl sonrası ise tasarladığın. Ama düşünüyorsan yüz yıl ötesini, eğitime eğil o zaman. Bir kez tohum ekersen, bir kez ürün alırsın. Yüz kez olur bu ürün, nasıl ekildiğini öğretirsen. Birine bir balık versen, doyar bir defa; Balık tutmayı öğret, doysun ömür boyunca. (Çin Özdeyişi) Geçmişten günümüze kadar çeşitli yol ve yöntemler kullanılarak; yazı, resim, motif, çizim ve benzeri tasarımların, düşünce ürünlerinin basım yol ve yöntemleri ile çoğaltılması çabaları görülür. Bu çabaların uygulandığı yöntemlere genel bir tanımla baskı teknikleri denir. Tanım olarak baskı çalışmaları; çeşitli amaçlarla hazırlanan yazı, resim, çizim gibi herhangi bir tasarımın,  çeşitli araç, gereç ve teknik yöntemler yardımı ile birden fazla elde edilmesi, tekrarlanabilmesi yani çoğaltılması işlemi demektir. Bu gereksinimin karşılanabilmesi için tarihin ilk dönemlerinden günümüze kadar kendi içinde değişim gösteren bazı tekniklerden geniş şekilde yararlanılmıştır. Mısır Uygarlığı’ndan Çin’e, Sümerlerden Hititlere uzanan tarihsel süreçte karşılaşılan insan tasarımı ve eseri çeşitli örneklerin bu yöntemlerle yapıldığına dair verilere rastlanabilmektedir. Örneğin, bazı duvar süslemeleri ve papirüs üzerine yapılan resimlerde; ilk sikkeler, işaretler, mühürler gibi çeşitli ticari ürünlerin markalanmasında bu tekniklerin kullanıldığına ilişkin örnekler bulunabilmektedir.   Nitekim çeşitli kaynaklarda “Bin yıl kadar önce bazı kültürlerde, eski Mısırlılar, Romalılar, Çinliler ve Japonlarda duvar, yer, tavan süslemeleri ile çömlekçilikte ve dokuma bezlerinde şablon tekniğinin kullanıldığını gösteren kanıtların varlığından” söz edilmektedir (Tim Mara, Screen Printing, Thomas and Hudson, s:8, London-1979). Benzer bir sav da 1936 tarihinde ABD’de yayınlanan bir ipek baskı / serigrafi kitabında yinelenmektedir. Bu ifadelerden yola çıkarak baskı tekniklerinden biri olan ipek baskının / serigrafinin bin yıldır uygulandığı söylenebilir. Öte yandan ağaç baskı tekniklerinin 14. yüzyıldan itibaren; metal baskının 15. yüzyıldan, taşbaskı / litografinin 19.yüzyıldan, ofset baskının da 20. yüzyılın başından bu yana kullanıldığı görülmektedir. Günümüze kadar gelen baskı tekniklerinin uygulama amaçları genel olarak iki grupta incelenir: İşlevsel amaçlı baskı teknikleri;   Ticari ve sınaî üretim malzemelerinin markalanmasında, etiketlenmesinde, Afiş, poster, tabela, reklâm, tanıtım hizmetlerinde, Dekoratif amaçlı bezeme ve süsleme çalışmalarında, Hediyelik eşya üretiminde, Hobi çalışmalarında, Geleneksel sanatların çoğaltılmasında (Tokat yazmaları, örtüleri gibi) Eğitim amaçlı görsel anlatımlarda (Afiş, poster, kitap resimleme gibi) Belgeleme, görselleştirme amaçlı resimlerde. Baskı teknikleri ile elde edilen bu tür resimlemelerin belgesel niteliği de bulunmaktadır. Nitekim dünyada pek çok tarihi kentin geçmişteki mimari ve kentsel yaşam özellikleri o zamanın ustaları tarafından yapılan ve tarih kitapları ve müzelerde görülen pek çok gravürle günümüze taşınmıştır. Aynı şekilde İstanbul’un 18. ve 19. yüzyıldaki yaşamı yabancı sanatçılarca yapılan gravürler aracılığıyla bugüne gelebilmiştir. Bu eserler, günümüzle geçmiş arasında bağ oluşturma; tarihsel ve görsel bellek bilinci açısından önemli birer tarihi belge niteliğindedir. İşlevsel amaçlı baskı teknikleri içinde özellikle ipek baskı / serigrafi hizmet sektöründe,  reklâm ve tanıtım alanlarında geniş ölçüde baş vurulan bir yöntemdir. Örneğin, 1929 dünya ekonomik krizi sırasında Amerika’da devletin ve çeşitli örgütlerin desteklediği bir kampanya ile ipek baskı / serigrafi tekniği üzerine çalışan küçük işletmeler ve atölyeler kurulmuş ve bunlar üretim amaçlı olarak önemli hizmetler vermişlerdir.  Aynı şekilde 1900’lerin başında Almanya’da gelişen, daha sonra Türkiye dâhil pek çok ülke eğitimin etkileyen Bauhaus Okulu’nda, baskı tekniklerinin işlevsel boyutuyla sanatsal boyutunu birleştiren çalışmalar yapılmıştır. Bu dönemde sanatsal posterler, yazının estetik ve işlevsel yönünü ele alan tasarımlar gerçekleştirmişlerdir. Geçmişten günümüze kadar baskı resim tekniklerinde işlevsel, eğitsel ve sanatsal amaçların birbirine paralel olarak uygulandığı görülür. Bugün de kullanmasını bilenler, yaratıcı çabalar içinde bulunanlar için bu teknikler birer altın bilezik ve ekmek kapısı durumundadır. Çok yalın bir örnekle...

devamı...