Makaleler

Çocuklarımız ve Sanat

ÇOCUKLARIMIZ VE GELECEĞİMİZ İnsanın varlık nedeni, insan olmanın gereğini yerine getirmektir: Düşünebilmek, düşündüğünü işe, özgün bir eyleme dönüştürebilmek, yeniden yaratabilmektir. İnsanım diyebilmenin bilincinde olabilmektir. Ağlayabilmek, gülebilmek, duyabilmek, coşabilmek, tadabilmek ya da bu duyumları insansal yaratı eylemine dönüştürebilmektir. Mağara duvarlarından, uzayın fethine uzanan çizginin; Mezopotamya, Mısır, Ege, Anadolu, Roma-Bizans, Astek, Çin, Orta Asya, Hint uygarlıklarının ya da burada sayamadığımız pek çok yaratım mücadelesi örneklerinin kendi beyni ve elleriyle oluştuğunun bilincinde olabilmektir. Günümüzde her alanda ulaşılan gelişmelerin boyutu insan yaratıcılığının sınırsızlığının göstergesidir.  Onun için tarihi, uygarlığı, sanatı, edebiyatı, bilimi, teknolojiyi yaratan ve çağlara taşıyan güç; insanın eli, gözü, kulağı ve yaratıcı zekâsıdır. Bir başka söyleyişle bunca sorgulama alanlarının en önemlilerinden biri olan sanat, insan yaratıcılığının evrensel göstergelerinden, evrensel dillerinden biridir. İnsan yaşamının sınırlılığını sınırsızlığa ve sonsuzluğa dönüştüren en önemli insani etkinliktir sanat. Doğum ve ölüm insanın değiştiremeyeceği ve elinde olmadan gerçekleşen kesin gerçekliklerdir. Bir tarih düşülür, bu doğum tarihidir; araya kısacık bir çizgi konur ve ikinci bir tarih düşülür, bu da ölüm tarihidir. Yaşam, bu tarihlerin uzunluğu ya da kısalığından çok, aradaki çizgiye yüklenen nitelik ile anlam kazanır. İnsani değerlerini; zekâlarını, sezgilerini, sevgilerini, tutkularını, çalışkanlıklarını,  yaratıcılıklarını, sanata, bilime, uygarlığa dönüştürebilenler için bu kısacık çizgi “sonsuzluk çizgisi, sonsuzluk işareti” demektir. Zaman hiç kimseye ayrıcalık göstermeyen, hiç kimseye acımayan tek olgudur. Hiçbir maddi gücün satın alamayacağı, geri getiremeyeceği şey sadece zaman olgusudur. Bu bilinçle onun değerini anlama ve bilme çabası her insanın asli sorumluluğu olmalıdır. Zamanı yaşama dönüştürebilme, yaşamı anlama ve onu kalıcı hale getirmenin en somut göstergelerinden biridir, sanat eylemine gönül verenlerin yaşam öyküleri. Bunu yaşam felsefesi haline getiren; sanatın insani boyutu olan geliştiren ve yücelten yönünü, yaşamına-günlük yaşamına yansıtabilen insanlardan oluşan bir toplum öteki alanların da önemini ve gerekliliğini kavrayan bir toplum demektir. Yani yaşamı at gözlüğü içinde gören, dünyadan habersiz, kendi dar çemberine sıkışıp kalmış insan tipinin duyarsızlığı, bu bilince erişememenin sonucudur. Hele hele uyutulmaya, dar kalıplar içinde yönetilmeye alışmış-alıştırılmış toplumlarda sarmal toplumsal sorunların kaynağı bu bilinç eksikliğidir. Kuşkusuz bu bilinç kendiliğinden oluşmaz. Yurtsever, gerçek aydın kesimin düşünce ve eylem zenginliğini militan bir mücadele ve özveri içinde ortaya koymaları ile mümkündür.  Bu nedenle her eğitim kademesindeki eğitimcilere önemli görevler düşmektedir. Çocuklarımızı, gençlerimizi eğitimin her kademesinde kendi kimliklerini sorgulayacak, “BEN KİMİM” sorusuna yanıtlar arayacak şekilde yetiştirmenin sorumluluğu devlete aitmiş gibi görünmekte ise de günümüzde devletten böyle bir görev beklenemeyeceği için bu sorumluluk öncelikle bilinçli, yurtsever eğitimcilerindir. ** Yakınındaki bir köy çeşmesinden akıp gelen cılız suyun ilkokulumuzun bahçesinde meydana getirdiği dereciğin çamurları etrafında kümelenerek oynadığımız topak yapma oyunlarıyla nasıl coşku yaşadığımızı;  bu konuda bilinçli ve birikimli öğretmenimizin yönlendirmesi ile sevdiğimiz meyveleri, kedi, köpek, keçi gibi hayvanları dilediğimizce biçimlendirdiğimizi; bunları sınıfımıza bir hazine gibi taşıdığımızı, gözümüz gibi koruduğumuzu nasıl unuturum! Öğretmen okullarında da resim derslerinde matematik-fen dersleri yapmadan boyadığımız resimleri dünyanın en büyük işini yapıyormuş gibi önemsediğimizi dün gibi hatırlarım.   Bir orman köyü çocuğu olarak orman resimleri, masallar ve özellikle “Kafdağı’nın Arkası” resimlerimizin hep ağırlıklı konusuydu. Sarı saman kâğıdından da olsa sahip olduğumuz tek defterimizin her sayfasının kenarlarını süsleyebildiğimiz kadar süsleyebilmenin; atasözlerine resimler yapmanın ve bunların yanında inci gibi yazı yazabilmenin tadını almamızı sağlayan özverili eğitimcilerin öğrencisi olabilme şansımız. Yine bir başka eğitim aşamasında daha ilk günlerde “aferin yavrum, bu ne kadar güzel bir resim” diye okşanan bir gururun; üstelik o zamana kadar görmediği bir yüceltme ile ifade edilen bu beğeninin getirdiği resim yapma tutkusu. Kişisel olarak bulunduğumuz noktada bugüne kadar yaşadıklarımızı;...

devamı...

DYO Resim Yarışmaları

Çağdaş Türk Resim Sanatında Tutarlı bir Gelenek Batı anlayışında gelişen Türk resim sanatında başlangıcından günümüze bir değerlendirme yapılırken genellikle değinilmesi gereken çok önemli birkaç dönüm noktası bulunmaktadır: Biri 1830’larda yurt dışına sanat eğitimine gönderilen ve Ferik Tevfik Paşa (1819), Ferik İbrahim Paşa (1815-1889) ve Hüsnü Yusuf Bey’den (1817-1861) oluşan öncü sanatçılarımızdır. İkincisi Batılılaşma ya da “Batının ilim ve fenninden yararlanma” isteğinin başladığı dönemin sanata yansıyan yönünü temsil eden bu sanatçılardan sonraki en önemli grup Osman Hamdi grubu olarak bilinen ekiptir.  1860’larda resim eğitimi için Paris’e gönderilen, Süleyman Seyyit Bey (1842-1913), Osman Hamdi Bey  (1842-1910), Şeker Ahmet Paşa (1841-1907),  üretkenlikleriyle, örgütçülükleriyle, sanatçılarımız bir anlamda çağdaş sanatımızın asıl temsilcisi sayılırlar. Bir önceki gruba göre daha aktif olarak dikkat çekerler ve bugünkü anlamda resim sanatının ve resim kültürünün önemli dönüm noktasını oluştururlar. Bu isimlerin Türk sanatında, Batı resim sanatı anlayışında önemli yenilikler getirmede ve yeni bir çığır açmada, sanatın devlet erki ile birlikte belli bir zümre tarafından benimsenmeye başlamasında ve çevrelerine verdikleri yeni ışıkla ve Akademinin kurulmasını sağlamakla sanat eğitiminde ve sanat kültüründe oynadıkları rol kuşkusuz çok önemli bir aşama sayılmalıdır. Bu grubun sanatın kurumsallaşması açısından etki ve katkılarını birkaç başlık altında özetlemek mümkündür: Sanatçılarımızın az sayıda da olsa yurt dışında Şeker Ahmet Paşa’nın Paris’te sergilere katılması gibi önemli sergilerde yer alması ve Abdülaziz’in bu sergiyi gezmesi, görmesi ve etkilenmesi. İstanbul’da Galatasaray sergilerinin başlaması, 1873’te ilk kişisel resim sergisinin Şeker Ahmet Paşa tarafından İstanbul’da açılması, Güzel Sanatlar Akademisi’nin/Sanayi-i Nefise’nin 1883’te Osman Hamdi Bey tarafından kurulması, Asar-ı Atika Nizamnamesinin 1891’de yine Osman Hamdi Bey tarafından yayınlanması ve İstanbul Arkeoloji Müzesinin kurulması, 1910’da İstanbul öğretmen Okulu/Darülmuallim öğretmenlerinden İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun, 1918’de Daha sonraları Köy Enstitülerinin kuracak olan İsmail Hakkı Tonguç’un Sanat ve Pedagoji eğitimi için yurt dışına gönderilmesi. Bu öncü sanat ve eğitim hareketlerinin, hem İstanbul sanat ortamında yarattığı olumlu gelişmeler, hem de saray çevresinde sanata ilgi duyan bir kesimin katkıları ile oluşan ilgi çerçevesinde gerçekleşen bir diğer örnek de 1910 yılında Maarif Nezareti'nin açtığı 'Avrupa'ya tahsile gönderilecek öğrenciler' yarışması ile Akademinin/ Sanayi-i Nefise’nin başarılı öğrencilerinin Paris’e gönderilmesi. Bu grup, Türk resmine katkıları ve sanatçı-eğitimci kimlikleri ile İbrahim ÇALLI, Hikmet ONAT, Ruhi AREL, Nazmi Ziya GÜRAN, Feyhaman DURAN, Avni LİFİJ, Namık İSMAİL gibi “1914 Kuşağı” ya da “Çallı Kuşağı” olarak bilinen sanatçılarımızdır. Bu kuşak Sanatsal çeşitlilikleri, renkli kimlikleri, sanat cemiyetleri hareketleri, Akademideki eğitimcilikleri ile Cumhuriyeti hazırlayan düşünce içinde bulunmuşlardır.    Bir diğer önemli dönemeç, günümüz Cumhuriyet Türkiye’sinin başlangıç noktasıyla birlikte oluşur. Bu konuda devlette devamlılığın, geçmişin deneyimlerinden yararlanmanın çok güzel ve anlamlı bir örneğini Atatürk’ün ve genç Cumhuriyetin kadrolarının ilk uygulamalarında görmek mümkündür. “Daha 1924’te, Kurtuluş Savaşı’nın tüm yıkımlarının onarımı devam ederken ve ülke bin bir yokluk içinde kıvranırken, sanat eğitimi için Refik Epikman, Cevat Dereli, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati, Şeref Akdik, Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi’den oluşan bir grup gencin sınavla yurt dışına gönderebilmesi ilginç bir örnektir” (Pekmezci,2008) Bu sanatçılar, çok tutarlı ve ileriyi gören bir düşünce olarak sayabileceğimiz Satı Bey’in “Bütün öğrenciler Fransa’ya gönderilmemelidir; başka ülkelere de özellikle Almanya’ya gönderilmelidir. Japonlar, yabancı ülkelerdeki öğrencilerini iki yıl bir ülkede, kalan üç yılı başka bir ülkede okutuyorlar. Bizim bu konuda eski alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekiyor” (Prof. Dr. Mustafa Ergün,1987)  şeklindeki önerilerinden beslenerek, Satı Bey’in uyarıları doğrultusunda bir önceki gidenlere göre sadece Paris’e değil, diğer ülkelere de gönderilmiştir. Nitekim daha 1910’larda Satı Bey, bu düşünce ile daha önce eğitim sistemini incelediği Almanya’ya hem Baltacıoğlu’nun, hem de...

devamı...

Mustafa Necati Bey

Devrimci bir Aydının Anısına… Hippocrates’in “Yaşam Kısa, Sanat Sonsuzluk” deyişinden esinlenerek, kısa süren biyolojik yaşamlarına rağmen, yaşamın her kesiminde ve özellikle bilim, sanat, edebiyat, siyaset-devlet adamlığı alanlarında bu dünyaya iz bırakarak giden insanların yaşam öykülerini derlemeye başlamıştım yıllar önce. Amacım, üreterek yaşanan her anın, süresi ne olursa olsun, ne anlama geldiğini; yaşamanın bir nimet olduğunu, ancak bunun başkaları ile ve özellikle toplumla paylaşılabilecek değerler üretmekle mümkün olabileceğini vurgulamaktı…Victor Frankl’ın deyişiyle, “Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olanın yaşamın bizden ne beklediğini öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu” (Victor Frankl,1997).  Kısacası  “Ot gibi yaşamak”  ya da “gölge gibi yaşamak” durumunda olmayan insanların, ne gibi özgün tavırlar içinde olduğunu sorgulayarak ipuçları çıkarmaktı. Bildiğim bir şey vardı; ibret alınabilecek, ders çıkarılabilecek her şeyin; yaşı-başı, mesleği ne olursa olsun; sayısı çok az da olsa kimi insanlar tarafından “demek haa” duyguları içinde belleklerinin bir tarafına yazılması mümkün olabilirdi. Zamanın ve tarihin derinliklerine doğru yaşam öykülerini inceledikçe benim duygularımdaki oynaşmalar gibi. Bildiğimi düşündüğüm, tanıdığımı sandığım kimi devlet adamlarını; sanat, bilim, kültür insanlarını ne kadar yüzeysel geçiştirmiş olduğumu; geçmişte yaşadığım, hele hele bu alanda bende bilinç oluşturabilecek verilerin pek de ilgi çekici ve merak uyandırıcı olmadığını, yeni yeni anladığımı söylersem içten bir hesaplaşma sayınız. Şu bir gerçek ki bu söylediklerim salt benim değil, kim bilir kaç binlerin sorunu, söylenemeyen, dışa vurulamayan ama içten içe sorgulanabilen. Sözümü genelleyerek söylememde bir sınır görmüyorum: Özellikle bir kesim insanımızla birlikte genç kuşağın, bu ülkenin gününü belirleyen nice mücadelelerin özüne inmeden-farkına varmadan; yüzeysel-gelirgeçer özentiler peşinde mirasyedi gibi kolayca harcamasına veya harcanmasına aldırış etmemesine isyan ediyorum. Dahası bu duyumsamazlığın karşı devrim heveslilerince yaz-boza çevrilmesine göz yumulması, hatta alet olunması bundan ve bu bilinç eksikliğindendir.  Tarih bilinci, bireysel ve toplumsal tarih bilinci bilimsel de olsa, öyküsel de olsa iyi duyumsanmasından; ulusal tarihin en küçük ayrıntılarının, aslında herkesin kendi yaşamını belirleyen temel unsurlar olduğunun özümlenmesinden geçer. Bu konu bir başka açıdan vefa ve ahde vefa duygularının var veya yok edilmesiyle de ilintilidir. Ulusal değerlerin erozyona uğratılması, tarihsiz ve kültürsüz bir toplum yaratılması, tarihsiz ve kültürsüz toplumların sürekli dayatmaya çalıştığı yeni politikalardır. İki dil bilen, üniversite bitiren ama Cumhuriyetin ve devrimlerin yaratıcısı olan insanları tanımayan, bilmeyen ve böylece kendiliğinden oluşuvermiş bir toplumun bireyi gibi kayıtsız kalabilen kuşakların nasıl, hangi eğitim, hangi beyin yıkama ortamında geçtiğini iyi değerlendirmek, yeniden sorgulamak gerekmektedir. *  “Yaşamak güzel şey be kardeşim”! Tüm yaşam koşullarına karşın, insan olmak, insanca yaşamak, yaşamın gereklerini yerine getirerek yaşamak güzel şey. Ancak bu güzel olguyu olumluluklarla, sevgiyle dolu yaşamak, insani ilişkileri anlamlandırmak, yaratıcı etkinliklerle zenginleştirmek, idealler ve ilkelerle bezemek, kendi cevherini toplumun ve insanlığın değerlerine katabilmek daha da güzel. Biyolojik yaşamın sınırlılığına karşın, yaratıcı ve üretici bir yaşam felsefesinin ve yaşam biçiminin sınır tanımazlığının her toplumda pek çok anlamlı örneklerini görmek mümkündür. Bu tür örneklerin alabildiğine çoğaldığı, her kesiminin yaşam ilkeleri arasında önemli bir yer tutabildiği toplumlarda bilimin, sanatın, kültürün, sporun etkilediği siyasal ve sosyal yaşamın ulusal sınırları aşarak uluslar arası bir anlam kazandığı görülebilmektedir (Pekmezci,2005)   Birkaç örnekle somutlayalım sözlerimizi: Yirmili yaşlarda hayata veda eden Firavun Tutankamon (MÖ.1352-1352),     Fransız yazar-romancı Raymond Radiquet (1903-1923), Öncü Türk Ressamlarından Müfide Kadri (1890-1912) ve Belkıs Mustafa (1896-1925), Avusturyalı Ressam-şair Egon Schiele (1890-1918) gibi ve otuzlu yaşlarda Gökbilimci J. Kepler (1571-1601), G.J. Danton (1759-1794), Rus yazarı Puşkin (1799-1839), İnsan Hakları Savunucusu Martin Luther King (1929-1968), İranlı devrimci yazar Samed Behrengi (1938-1968),  Hollandalı Ressam Van Gogh...

devamı...

Işıklandırma Sistemleri

Özet: Sanat, bireysel ve toplumsal estetik etkileşimin önemli araçlarından biridir. Sanatçının ortaya koyduğu eserini toplumla ya da kendisi dışındaki insanlarla buluşturması sanat eyleminin karakteridir. Bütün dünyada bu buluşturmada müzeler, galeriler ve sanat merkezlerinin önemli görevler üstlendiği görülür. İster sayılan bu kurumlarda olsun, ister bireysel anlamda evlerde ve kişisel koleksiyonlarda olsun; bir sanat eserinin sunulması belli koşullar altında ve belli ışık sistemleri içinde gerçekleşmektedir. İşte bu koşullardan biri ve en önemlisi sanat eserinin korunmasına yönelik doğru önlemleri de içeren ışıklandırma sistemleridir. Işıklandırma sistemlerinin doğru ışık ve doğru ekonomik ışık kaynağı seçimi ile eserin nesnel özelliklerine zarar vermeyecek koşullarda gerçekleşmesi gerekir. Çünkü bir sanat eseri bireysel yaratma olmasına karşın toplumsal ve kültürel boyutu ile geleceğe taşınması gereken miras durumundadır. Bu yazı müze, galeri, sanat merkezleri ve sanat eserlerini ışıklandırma konusuna dikkat çekmek üzere hazırlanmıştır.  Sanat eyleminin üç önemli ayağı bulunmaktadır. Sanatçı, sanat eseri ve sanat eyleminin ve sanat eserinin sunulduğu izleyici/toplum. Sanat eserlerinin insanlarla buluşmasında ve topluma sunulmasında da dünyanın her yerinde müze, galeri ve sanat merkezleri görev üstlenir. Öyle ki bu mekânlar, kültür miraslarının korunması ile birlikte; ulusal ve uluslar arası alanda kültür aktarımı yönünden önemli iletişim ve eğitim merkezlerini oluşturur. Kimi düşünürlere göre müzeler toplumların çeyiz sandıklarıdır.  Kimilerine göre de tarihsel ve toplumsal bellek merkezleridir. Ayrıca bu zenginlikler ulusların övünç kaynağı ve saygınlık odaklarıdır. Bu nedenle bu görevin yerine getirilmesi ve sanat eserlerinin topluma sağlıklı koşullar altında sunulması hem eser, hem de izleyici açısından son derece önemlidir. Bu sunumda yer alan eserlerin ışıklandırılması konusu, bu alanın en gerekli koşullarından birini meydana getirir. Galeri, müze ve sanat merkezlerinin ışıklandırılması ve bu amaçla kurulan ışıklandırma sistemleri; belli disiplinler içinde araştırma, inceleme, yöntem deneyimleri ve ışıklandırma teknikleri ile elde edilen verilerle yapılması gereken önemli bir alandır. İster, sayılan bu mekânlarda; ister evlerde, kişisel koleksiyonlarda olsun; sanat eseri aydınlatma işlemleri, bu tür birikimlerle sağlanan sonuçlar doğrultusunda uygulanması gereken çeşitli sorumluluklar gerektirir. Ancak günümüzde bu konu yukarıda sayılanlardan çok; birbirinden görme, bu güne kadar yapılanları ve ortaya konan örnekleri yineleme bağlamında sürüp gitmektedir. Genellikle de her yeni galeri, herhangi bir “acaba” sorusuna gerek duymadan; “özgün ve amacın gerçekleşmesine daha uygun” bir arayış sorgulamasına girmeden kendisine sunulanlarla yetinmektedir. Hatta bu konuda ”bir bilen”  ne derse o bir zorunluluk olarak yerine getirilmekte, uygulanan sistemin doğrusu-yanlışı, getirisi-götürüsü hesap edilmemektedir. Günümüzün sanata ilgi uyandıran ortamında kişisel eser biriktirme alışkanlıkları gittikçe yaygınlaşmaktadır. Çeşitli şekillerde elde edilen eserlerin evlerde, büro ve ofislerde sergilenmesinde de aynı aksaklıklar görülmektedir. Doğal olarak eski alışkanlıklar ve tekrarlar kendi içinde var olan çeşitli olumsuzlukların ve yanlış uygulamaların da devam etmesi anlamına gelmektedir. Ülkemizde genel olarak görülen uygulamalardan yola çıkarak; müze, galeri ve sanat merkezlerinin ışıklandırmasındaki mevcut uygulamaları, temel sorunları ve beklentileri birkaç başlık altında toplamak olasıdır: Raylı sistem ışıklandırma aparatları ve bunlara bağlı spotlarla resim ya da sanat objesinin aydınlatılması,   Duvarda ve bağlantıları tavanda sabit ama ışık kaynağı bölümü hareketli spotlarla aydınlatma (Hacettepe Üniversitesi Ahmet Göğüş Sanat Galerisi-Ankara) Tavana yansıtmalı-endirekt ışıklı florasan lambalara ek olarak hareketli spot lambalarla aydınlatma (Gazi Üniversitesi Çağdaş Sanatlar Müzesi-Ankara) Mekânın bütün tavanına belli bir sıra ile dizili dörtlü florasan grupları ile aydınlatma (Halkbank Nenehatun-Ankara Sanat Galerisi örneği) Duvara monte edilen ve tabloya üstten veya yandan ışık verecek şekilde ayarlanan apliklerle ve spotlarla aydınlatma (Gözde sanat Galerisi-Ankara) Tavana belli aralıklarla gömmeli tekli sabit spotlarla aydınlatma (Dizayn Plasa-Ankara) Tavana gömmeli tekli spotlarla birlikte, hareketli sarkaç sporlarla aydınlatma (Nurol sanat Galerisi-Ankara) Muhafazalı-hareketli florasan...

devamı...

Gençlik ve Sanat

En yüzeysel tanımı ile gençlik, bir toplumun en dinamik unsurudur. En çok kullanılan tanımlamayla da toplumların geleceği ve umududur. Bu nedenle dünyanın her yerinde, her ülkenin ve ulusun kendi ulusal bakış açıları içinde kendi eğitim-öğretim planlamaları ve toplumsal idealleri arasında GENÇLİK kesimi önemli bir yer tutar. Başka bir açıdan da gençlik gibi bir ulusal kaygıları olan, bunu çeşitli düşünce ve eylem planlamaları içinde yaşama geçirebilen-gerçekleştirebilen toplumlar günlerini ve geleceklerini güvenli olarak görürler.  Geleceği oluşturan en önemli gücün gençliği olduğu bilinci yeterince gelişmeyen, çeşitli düşünce ve amaç anaforları içinde bocalayan ve çağdaş yaklaşımlarla ulusal sorumluluk duygusu yaratamayan toplumlarda radikal unsurların bu aktif gücü kendi amaçları doğrultusunda gizli-açık hesaplar içinde kullanma çabaları yoğun olarak görülür. Zamanın ne getireceği ya da götüreceği konusunda belirsizlikler, toplumsal dengesizlikler, kendilerine sunulamayan beklentilerin yarattığı yıkımlar, negatif tavırlar geliştirmeye ve radikal unsurların kışkırtmalarına en açık atmosferleri yaratır. Bunda gençliğin yaşam deneyimlerinin sınırlı olmasının; hilesiz-hurdasız-duygu yüklü iç dünyalarının, atak, devingen, sürekli arayış içinde bulunmalarının önemli rolü vardır. Sevgi ile yaklaşımları anında benimseyen, ikiyüzlü bukalemunlukları-riyakârlıkları düşünmeden, doğru adına kendilerine sunulanları içtenlikle kabullenebilen yapıları nedeniyle yaşadıkları hayal kırıklıklarını çoğu zaman ağır bedellerle ödemek zorunda kalan bir dinamik güç. Kendilerini, yüreklerini özgürce ortaya koymada her zaman baskın unsur olarak gördükleri toplumsal sınırlılıklara, bunun nedeni saydıkları yetişkinlere “karşı duruş” duygusu içindedirler. Bu çok doğal seyrin her kademedeki eğitimcilerce, toplumu yönlendiren güçlerce iyi analiz edilmesi gerekir. Çağdaş ölçütler içinde yapılabilecek dengeli, tutarlı ve “değer verir ve değer bilir” eğitim-öğretim planlamaları ve çok yönlü kazanımlar dizgesi, bu değerli gücün olumlu yönlendirmelerle aktif hale getirilmesini sağlar. Tutarlı bir ekonomi politik, Akıllı bir uluslar arası politika, tutarlı bir ulusal eğitim, herkesi kapsayacak spor, kültür ve sanat alanları gençleri olumlu tavırlara yönlendirmede kendilerini ifade etmede ve özgüven içinde kimliklerini geliştirmede önemli rol oynayacaktır.     Şu konu net olarak ortaya konmalıdır: Gençliğin farklı karakterlerde ve farklı beklentilerde tekil birey olarak “KENDİSİ” olabilmesini sağlayacak, “BEN KİMİM, VARLIK NEDENİM NEDİR” sorgulamalarına karşı yanıt aramalarına fırsat yaratacak her etkinlik gençliğin yaşam alanlarında önemli bir yer tutacak hale getirilmelidir. Bu sorgulamaların yokluğu gençliğin yeni modeller arama, yoksa yaratma; yaratılan ve kendilerine sunulan modelleri idol haline getirme eğilimleri ve yönelimleri kaçınılmaz olacaktır. Kuşkusuz bu konuda yetişkinlerin çeşitli çıkar ilişkileri içinde ya da dengesiz gelgitlerle yarattıkları idollerin ya da idol saptırmalarının önemli etkisi vardır. Son otuz yıl içinde salt bu yönden gençlerimizin ne kadar çok sahte idol peşine yönlendirildiğini görmek gerekmektedir. Eğitim sistemimizin 1950’lerden başlayarak gençliğin temel gereksinimlerini yeterince okuyamadığı ya da okumak istemediği bir yörüngede oluşturulmuştur. Bu nedenle her eğitim aşamasında verilen eğitimin gençliğimizin KİMLİK sorgulamalarına  yeterince yanıt veremediği bir gerçektir. Politikalarını “Küçük Amerika olma” ve “her mahallede bir milyoner yaratma” aşağılık duygusu üzerine kuran bir siyasal erkin ulusal kimlik ve ulusal bilinç yaratmada aciz kalması kaçınılmazdı. İkilem içinde kalan toplumların ilerlemesi ve çağı yakalaması mümkün değildir. Bilimle doğma arasında, çağdaş kültürle Arap-Acem kültürü arasında tutarlı bir duruş ortaya koyamayan bir toplumun bütün organizması ile bocalaması ve kargaşa yaşaması kaçınmazdı. Bugün toplumsal eleştiri alanları olan siyasal-ekonomik ve kültürel konuların temelinde hep bu ikilemin getirdiği sorgulama eksikliği ya da dengeli bilincin bulunmaması yatmaktadır. Gençliğin sorularına ve sorunlarına nasıl bir yaklaşım söz konusu olmalıdır? Gençliğimize hangi idoller sunulmaktadır? Gençliğe örnek teşkil edecek siyasal, sosyal, ekonomik örneklerin vicdani ve ahlaki durumu nedir? Gençliğimizin kendisini sorgulayacağı, kendisini ve iç dünyasını ortaya koyabileceği, yaptığı her işte onurla ve güvenle “BENiM” diyebileceği ifade-etkinlik alanlarına ne kadar fırsat yaratılmaktadır? Gençliğe...

devamı...

Gezmek, Görmek

Yeni Ufuklar keşfetmek, yeni yaşam kazanımlarıdır Bilgi edinme, öğrenme, yaşam deneyimi kazanma ve etkileşim açısından  “gezmek ve görmek” üzerine ne denli zengin özlü sözler vardır, toplumsal anlatım dağarımızda… “Çok gezen mi bilir, çok yaşayan mı”, “Ben duyduğuma değil, gördüğüme inanırım”, “gören göz kılavuz istemez”  gibi ve niceleri. Yaşamı bir at gözlüğü açısından görmemenin, onu türlü boyutları ile zenginleştirebilmenin en önemli yollarından biridir “gezmek ve görmek”. Burnumuzu bir portakala dayayıp, üzerindeki pürtükleri dağlar gibi, aşılmaz engeller gibi görmemizi ortadan kaldırır; gerçek anlamda gezme ve görme eylemi. Başka bir bakışla, kendimize, toplumumuza, dünyamıza ve ilgi alanlarımıza karşı olan değer yargılarımızı, saplantılarımızı, takıntılarımızı, sınırlı bakış açılarımızı yeniden sorgulamanın önemli yollarından biridir gezmek, görmek, araştırmak, incelemek. Sindirilerek, özümlenerek, sorgulanarak; konunun içine, özüne, gizine inilerek yapılan her etkinlik gibi, insana yeni ufuklar açmanın, bilgilenmenin, görgülenmenin, yeni bakış açıları getirmenin en somut yolu.  Bilgi, görgü, deneyim ve öğrenme ayağına gidildiği zaman; emek ve enerji harcanabildiği, akıl denen en önemli insani kazancın sonuna kadar kullanılabildiği; değer verildiği, baş tacı edildiği zaman karşılığını verir. Bilgilenmenin, görsel birikim zenginliğine ulaşabilmenin yolu,   belli dinamiklerin yaşanmasını; zahmetlere, külfetlere katlanılmasını ve bunun için özel çabaların harcanmasını gerekli kılar. Belli nimetler ancak bu özverilerin gerçekleşmesine, önceliklerin doğru ve tutarlı saptanmasına bağlıdır. Eğitim, sadece belli bir yaş dilimini kapsayan bir etkinlik olarak görülür ülkemizde. Oysaki eğitim yaşamın bütün dilimlerini içerdiği oranda dinamik bir olgu sayılır.  Hangi yaş, hangi meslek grubu, hangi ilgi alanı olursa olsun; eğitimin sürekliliğinden, onun getireceği dinamizmden yoksun kalınmadığı, bunun için her türlü olanağın en iyi şekilde değerlendirildiği toplumlar; uygar sıfatını, aydın ve kültürlü toplum nitelemesini hak ederler. Durağan, uyuşuk, sağını solunu görmekten; yeni bir şey öğrenmekten, kendine yeni bir ufuk açmaktan aciz bireylerden oluşan toplumlar, kendi içine kapanmaya, yaşamdan ve dünyadan “bi haber” olmaya mahkûmdur. Ülkesini, ülkesinin tarihi, doğal ve kültürel zenginliklerini, insanını, doğasını, taşını, toprağını öz olarak nimetlerini tanımayan bir bireyin, kendine de ülkesine de hayrı olmayacaktır. Düşünceleri, üçüncü, beşinci, onuncu ağızdan duydukları ile beslenecektir. Suyunun suyu bilgilerle ve kendisine verilenle yetinmeye devam edecektir. Tarih, doğa, yurt ve ulus sevgisi tutarsız, güdüsel tavırlar olmaktan öte gidemeyecektir. Yurdunu, ulusunu kavrayamayan bir kültürün, dünya kültürünü tanıması, içinde yaşadığı dünyayı algılayıp, sorgulayabilmesi de mümkün değildir. Eğitim sistemleri hangi eğitim kademesinde olursa olsun, öncelikle kendi ülkesini tanıyan, bunun için de gezen, gören, inceleyen, sorgulayan bir açılıma gitmek zorundadır. Örneğin, her lise öğrencisi lise diploması alabilmek için ülkemizin önemli birkaç bölgesini, birkaç kentini gezebilmeli,  tarihi ve doğal güzellikleri ve kültürel yapısını tanıma fırsatı bulabilmelidir. Bunun için eğitim sistemimiz içinde zorunlu yurt gezileri önemli bir eğitim programı olarak geliştirilmelidir. Bu düşünce yeni bir şey de değildir, geçmişte bunun çok ilginç örnekleri eğitim sistemimizde uygulanmıştır. 17 Nisan 1940’ta kurulan ve bu günlerde 68. kuruluş yılı kutlamaları yapılan Türk eğitim sisteminin özgün bir eğitim uygulaması olan Köy Enstitüleri’nde, bu Enstitülerin 1954’te kapatılmasından sonra yerine devam eden İlköğretmen Okulları’nda ve öğretmen yetiştiren yüksek öğretim kurumu olarak önemli görevler üstlenen Eğitim Enstitüleri’nde yurt gezileri uygulamaları yapılmıştır.   Üstelik günümüz koşullarından çok daha fazla olumsuzluklara, teknolojik ve maddi yetersizliklere rağmen uzun yıllar uygulanan gelenekler başlatılmıştır. Bu ülkenin gençleri, bu ülkenin taşını toprağını, börtünü-böceğini, bitkisini-çiçeğini tanısın ve tanıyarak-görerek sevsin diye. Bu bağlamda Cumhuriyet’in devrimci tavırları içinde 1938-1943 yılları arasında uygulanan sanatımızda “Yurt Gezileri ve Yurt Resimleri” olarak bilinen sanat hareketinin, Çağdaş Türk Sanatının oluşmasında önemli ivme odaklarından biri olduğu hatırlanmalıdır. Bunların da ötesinde ve öncesinde Cumhuriyet devrimlerini yaratanlar daha Cumhuriyet’in ilk...

devamı...

21. Yüzyıla Doğru Türkiye’de Sanat

Batı anlayışında Türk Resim Sanatı’nın tarihi genel bir yaklaşımla 1830’lardan başlatılır. Ferik İbrahim Paşa (1815-1889) ve Ferik Tevfik Paşa (1819-1866) ve Hüsnü Yusuf  Bey’in (1817-1861) askerî eğitim ve eğitim amacıyla İngiltere’ye gitmeleri, ilk örnekler olarak gösterilir. 1860’lar, 1880’ler 1910’lu yıllarda yurt dışına giden, gönderilen sanatçı adaylarının tümünün asker ya da sivil, Osmanlı sarayı mensuplarını ve saray çevresinin ilgisine mazhar olmuş insanları kapsadığı görülür (Mustafa Cezar, Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi. İş Bankası Yayını, 1971). Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra ülkemizin eğitilmiş insan gücü gereksinimi için çeşitli alanlarda yurt dışına öğrenime gönderilen gençlerle birlikte sanat alanında da Atatürk’ün yaptığı ilk uygulamalardan biri 1924’te Akademi mezunu 10 genci devlet bursu ile yurt dışına sanat eğitimi alanında eğitime göndermek olmuştur. Onca yokluğa rağmen sanatı ön safta gören, baş tacı sayan bir çağdaş anlayış örneğidir bu. Bu DEVLET destekli sanat politikası günümüze kadar politik eğilimlere, yönetime gelenlerin kültürel birikimine göre şöyle ya da böyle azalarak, en aza inerek devam etmiştir. Bu oluşumu birkaç yönden irdelemekte yarar vardır: Birincisi Osmanlı toplumsal geleneğinde sanat adına önem verilen her şeyin halk sanatı, hatta zanaat olarak değerlendirilmesidir. Bu nedenle 1300-1400’lerden gelen batı sanat geleneği bağlamında Osmanlı toplumunda herhangi bir sanat hareketi görülmez. Kapalı bir toplum yapısı içinde belli Sultanlar tarafından açılım çabaları gösterilse de toplum katmanlarında etki yaratması ve yaygınlaşması ya da devlet ve toplum politikası içinde yer alması mümkün olamamıştır. Bunda toplumu sarıp sarmalayacak temel dinamiklerin batı toplumlarından farklı boyutlarda bir yapıda olmasının payı büyüktür. Batı toplumları, toplumun, toplumsal yapının tasarlanmasında-dizaynında-önceliklerini din olgusunun yanında bilim, ekonomi, sanayi ve kültür gibi perspektiflerle ele alırken ve sanatı bütün yönleri ile halkı toplumsallaştırmanın ve toplumsal dinamizmin vazgeçilmez öğeleri saymışlardır. Bütün sanatların dine hizmeti, dini yüceltmesi ve insanlara anlatması için kullanılması söz konusudur. Doğu toplumlarının yaşamı algılama ve sorgulama mantıkları, din, bilim, ekonomi, sanayi ve kültür alanlarına ve bu olguların sanatla ilişkilendirilmesine bakış açıları çok farklılık gösterir. Bu toplumlar sanatı; mimari, hat, minyatür ve halk sanatlarından ibaret saymışlardır. Bu yüzden sanatın toplum katmanlarını sarıp sarmalaması, topluma mal olması, kendi içinde çeşitlenmesi söz konusu olamamıştır. Bu oluşumda batı toplumlarında etkin bir güç olan ARİSTOKRAT sınıfının payını ve işlevini önemle vurgulamak gerekmektedir. Bugün batı sanatının dayanağı sayılan bütün oluşumların altında bu aristokrat sınıfının desteği ve yönlendirmesi bulunmaktadır. Hatta Rönesans’ı yaratan dinamizm, bu güçlü ailelerin ve bu güçlü sınıfın hayallerinin gerçekleştirilme çabalarıdır. Bu nedenle 500 yıl öncesinde bir Medici Ailesi’nin destek ve katkıları ile yaptırılan sanat eserleri, hem sanatçılara fırsat yaratmıştır, hem de bugün bile ailenin adından söz ettirebilmekte ve sanat tarihinin önemli eserleri olarak dünyanın ilgisini çekebilmektedir. Batı sanatındaki tutuma benzer bir tutum Anadolu Selçuklu devletinde Sultanların pek çok uygulamalarında ve sanata bakışlarında görülür. Bu nedenle bazı yorumlara göre Anadolu Selçuklu Devleti uzun süre yaşasaydı Rönesans hareketi daha 1200-1300’lerde Anadolu’da gerçekleşecekti. Bu gün bile  bu dönemlerden günümüze gelen eserlere bakınca bu düşünceye katılmamak mümkün değildir. Osmanlı toplumunun böyle bir sınıfa sahip olmaması ya da bu sınıfa denk gelebilecek sınıflara sahip olmaması, bilim, kültür ve sanatta sorumluluk üstlenebilecek ve toplumsal bir güç olarak sanatta, yönetimde etkili olabilecek dinamiklerden yoksun kalmasına neden olmuştur. Bazı Sultanların özellikle mimariye verdiği önem diğer alanlara yansıyamamıştır. 18.ve19.yüzyıldan itibaren yenileşme hareketleriyle birlikte Osmanlıdan gelen ve 1883’te Sanayi-i Nefise ile başlayan çok yönlü kültürel hareket yeterince gerekli altyapı ve birikim olmayınca belli sınırlar içinde sıkışıp kalmıştır. Ancak 20. Yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak genç Cumhuriyet bunu gerçekleştirmek için devlet desteği ile...

devamı...

Anadolu’nun Ortasında Bir Sanat İmecesi

IHLARA-GÜZELYURT/GELVERİ  ULUSLARARASI 2. SANAT YAZ AKADEMİSİ Son yıllarda ardı ardına yaşanan siyasal ve sosyal karmaşanın getirdiği birçok önyargılar zinciri istense de istenmese de bireysel ve kurumsal olarak kimi kurum ve kuruluşlarca yapılan işleri, atılan adımları sil baştan sorgulamayı gerektiriveriyor. Sizleri bilmem ama ben bu bağlamda yoğurdu üfleyerek yiyenler grubundayım artık, çok eleştirildiğim bütün iyimserliğime ne oldu ise. Geçtiğimiz aylarda fakültemizin de katılımı ile Aksaray ilinin bir küçük ilçesinde Sanat Yaz Akademisi etkinliği planlanırken sosyal yapısı iyice tartışılır hale gelen Anadolu’da ve özellikle Orta Anadolu il ve ilçelerinde; hele küçük bir ilçede çok katılımcılı bir sanat hareketinin ne gibi olumsuzluklar da getirebileceğini düşünmeye başlamıştım. Hatta sanat denen gizemli etkinliğin bütün olumluluğunu bir tarafa bırakarak olumsuzluklar sıralaması kurgulamaya başlamak gibi. Bu kaygılar içinde gittik Aksaray’a ve oradan Güzelyurt-Gelveri ilçesine. Aksaray Niğde yolu üzerinde,40.km’de gelip geçenin dikkatini pek çekmeyen ama içine girince anlaşılan gizli kalmış bir tarihi hazine. Güzelyurt denince Kıbrıs’taki adaş belde ilk akla gelendir kuşkusuz. Yakında kardeş kent olacaklar zaten. Bizim sanat etkinliği yapacağımız bu ilçenin eski tarihi adı Gelveri, Karballa-Kalvari. Bu isimlerle otel-lokantalar var ilçede bugün. Çok akıllı devlet erkinin ad değiştirme merakı yüzünden yeni adıyla Güzelyurt. Bu arada anılara da gidip geliveriyor insan: Benim doğduğum köyün adı da Manastır idi, balkan türkülerinde geçen ne çok sevdiğim bir isim. Bu adı değiştirerek Üzümlü yapıverdi bir kesim sivri akıllı. Gelveri tarihi bir yerleşim bölgesi. Hasan Dağının en güzel görülebildiği yerlerden biri. Tıpkı bölgenin Göreme, Avanos, Uçhisar gibi diğer özellikleri içinde, ancak daha çok keşfedilmemiş yerlere ve özelliklere sahip. Ihlara vadisinin benzeri bir ilginç vadinin uç bölgelerinde kat kat taş kemer mimarisiyle ilginç bir kentleşme örneği. Birbirine geçişli, çok amaçlı, çok sağlıklı planlanmış ve yüzyıllara meydan okumayı ve kimi insanlarımızın bütün yıkıcılığına direnmeyi başarabilmiş her yönü ile insani bir mimari. 1924’te Lozan’ın getirdiği mübadele anlaşması sırasında buranın kurucuları olan Anadolu Rumları Kavala Bölgesine göç etmişler; orada yaşayan özellikle Selanik bölgesindeki Türkler de bu bölgeye yerleştirilmişler. Bu nedenle her yıl eski Kalvari/Gelverililer ta oralardan kalkıp eski topraklarını, evlerini, barklarını görmeye geliyorlarmış. Son yıllarda gittikçe azalmış eskiler, yaşları gereği pek çoğu yaşamdan çekildiklerinden. Şimdi çocukları, torunları gelip burada Ağustos ayında şenliklere katılıyorlarmış, kim bilir hangi duygu girdapları sarmalında. İki taraflı tarifsiz gurbet sancıları. Ne anıların, ne hayallerin yerle bir edildiği. Bunların romanları, öyküleri, şiirleri niye yok edebiyatımızda-kitaplıklarımızda. Tarih yazıyla başlar denir hep. “Yazarsan tarih, yazmazsan masal” hatta yok olur böyle insani değerler zenginliğinin belgesi, hazinesi şeyler. Bu tarihi birikimden geride ilginç mimari yerleşimle birlikte muhteşem bir Kızıl Kilise, Yüksek Kilise, Cafarlar Kilise, Koç Kilise,   Manastırlar Vadisi’nde Kalburlu, Kömürlü, Sivişli Kiliseler kalmış. Kullanmasını bilen akıllı bir yönlendirmeyle sınırsız bir inanç turizmi kaynağı. Bilinçli bir yaklaşımla değerlendirmesini ve satmasını bilene. Gelveri’deki tarihi zenginliğin onda birine sahip olmayan İspanya’da Toledo tarihi kenti geldi aklıma buraları görünce: Kentin girişinde yüzlerce turist otobüsü ile. Buralarda kimse yok. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Dış İşleri Bakanlığı yepyeni bir anlayışla akılcı bir turizm seferberliği başlatmak zorunda. Mevcut mantıkla olmuyor bu işler. Zaman içinde Gelverililer özellikle Ankara’ya taşınmaya başlamışlar “iş” için, “okumak” için. Klasik Anadolu gerçeği. Ankara’daki Gelverililerin sayısının 30-35 binlerle ifade edilmesi bundan. Artık geri dönüşler de yoğun. Emeklilerin, varsılların ana/ata mülklerine sahip çıkma ve eski evlerini onararak yaşanır hale getirme çabalarının arttığını gösteren güzel örnekler var. Ben bu tavrı çok takdir ediyorum: Yaşamlarının sonuna yaklaştıklarının bilincinde insanların bu tarihi mirasın yok olup gitmemesi için verdikleri bir mücadele gibi görüyorum. İlk...

devamı...

Hasan Kıran – Tutku, Mücadale ve Sanat

[Bu yazı Etkin Sanat Dergisinin Ocak/Şubat 2005 sayı :6, sayfa:35,36,37,38,39,40 yayınlanmıştır.] Sanatı tanımlarken üzerinde en çok durduğumuz konulardan biri, "sanatın tutku ile idealin ve çalışma azminin bileşkesi olduğu"nu özellikle vurgulamaktır. Bu vurgu da "yetenek" denen sığınma kapısının geri planlara, menzil dışına itilmesi anlamına gelir. Bir başka açıdan da yetenek denen şey, o işe tutku ile sarılmaktır. Tutku, dinamizmi, çalışma disiplinini, yılmadan, bıkmadan, usanmadan mücadeleyi beraberinde getirecektir. Bizim eğitim sistemimiz anılan bu noktada gereğini yerine getiremeyen bir tutum içindedir. Toplumumuz "Yeteneği var, yeteneği yok" ayrımını, daha anne karnında belirleyecek bilgiçlerin ön yargıları ile doludur. Eğitim sistemimiz de Fen ve Matematik eğitiminden başka bir şey düşünmediği, düşünmek istemediği, sistemin bütün öğelerini bu gözlükle gördüğü ve değerlendirdiği için başka alanları ve özellikle sanat alanlarını ıvır, zıvır, kıvır işleri olarak algılayabilmektedir. Bu sözcükler 1950'lerde bir Milli Eğitim Bakanı tarafından söylenmiştir. Bu söz üzerine Türkiye'nin en önemli eğitim kurumu olan Gazi Eğitim Enstitüsü'nün Resim, Müzik ve Beden Eğitimi Bölümleri bir yıl kapalı kalmıştır. O günden bugüne değişen hiçbir şey yoktur. Kafa aynı kafa, mantık aynı mantık. Sanat, insani değerler manzumesidir. Hangi sanat dalı olursa olsun, insanın kendini tanımasına, gizil güzlerini keşfetmesine, duygu ve sezgi dünyasını zenginleştirebilmesine fırsat yaratır. Bu sanatın gizemi, gücü ve kudretidir. Bu nedenle sanatı yaşamının vazgeçilmezlerinin en başına koyanlar, ister birey olsun, ister toplum; daima kazanmışlardır, hem kendileri, hem ülkeleri adına. Bu kapsamda bizlerin bir eğitimci olarak son yıllarda tanık olduğumuz en güzel örneklerden biri Hasan Kıran'dır. Hasan Kıran, kendine amaç edindiği Ağaç Baskı konusunda, aylarca sabahlara kadar çalışan, yeni ve atak araştırmalarla katıldığı yurt içi ve yurt dışı sergi ve yarışmalarda adını ve ülkemizin adını duyuran sanat savaşçılarımızdan biri. Anadolu'da mahrumiyet nedeniyle sanat yapmak zordur inancına inat, Van'da yaptığı çalışmaları ile uluslar arası jürili sergilerde adını duyurmasını bildi. Aşağıdaki sanatsal etkinlikleri incelendiğinde onun başarıların boyutu meydana çıkar. Bu birikimle Japon Profesör Tetsuya NODA'nın isteği üzerine Japonya'ya, Tokyo National University of Fine Arts'a davet edildi. İki yıldır çalışmalarını burada sürdürmekte. Üniversitedeki çalışma disiplini ve sanatsal başarısı ile kısa sürede kendini kabul ettirdi, Doktora programı adaylığına seçildi. Tokyo'nun Roppongi merkezinde Galeri Mai'de Temmuz ayı içinde Türkiye Başkonsolosu Sayın Solmaz Ünaydın'ın katılımı ile önemli bir baskı resim sergisi gerçekleştirdi. Bu kapsamda sergi boyunca, sergiyi gezen herkese Türkiye'yi tanıtan kataloglar dağıtıldı. "İnanın sergiye gelenlerle resimlerimden ziyade Türkiye'yi konuştuk. Türkiye'yi anlatabilmek için inanılmaz yırtındım eksik Japonca'mla. Ve gelenlerin önemli bir bölümü birazcık olsun Türkiye'yi biliyorlar, artık. Ayrıca bulunduğum üniversitede ilk Türküm ve her fırsatta Türkiye'nin tanıtımını yapıyorum. Çünkü ne yazık ki üniversiteliler Türkiye'yi hiç bilmiyorlar." Diyor Hasan Kıran. İki yıldır hemen hemen her gün, oradaki bütün çalışmalarını ileti ile, yazı ve fotoğraflarla bana bildirdiği için bütün gelişmeleri ve bulunduğu ortamlarda, yemeğimizden sanatımıza kadar ülkemizi oradaki insanlara anlatmak için gösterdiği çabaları iyi biliyorum Hasan'ın. Özellikle yurt dışında bu gibi tavırlar ve mücadeleler önemli bir sorumluluktur. Bu ülkenin aydın bir bireyi olmanın, sanatçısı olmanın sorumluluğudur. Bir politikacının verebileceğinin kat kat fazlasını sanat politikaları daha tutarlı ve daha inandırıcı olarak verir. Hasan Kıran, ülkemizde ağaç baskı alanında önemli isimlerden biridir. Ağaç baskı tekniğinin kendine özgü olanakları içinde, bu ülkenin konularını çağdaş bir anlatım dili ile uluslar arası sanat ortamına taşıyabilme başarısını göstermektedir. Yörük Çadırlarını; içinde çocukluğunu yaşadığı kara çadırları, Anadolu'nun kırsal doğa yapısını, Çatalhöyük duvar resimlerini, Anadolu Şamanizm'inin doğa ve insan temelli söylemlerinin resimleştirilmesini kendine amaç edinmiştir. Bu temalardan yola çıkarak oluşturduğu sanat dili, onun kendini, kimliğini, yaşam...

devamı...

Ulusal Eğitim / Kültür / Sanat ve Yerel Yönetimler Yasası

Son zamanlarda gündeme getirilen ve bazı çevrelerce hatta yayın organlarınca manşetler halinde "devrim" olarak nitelenen "Yerel Yönetimler Yasası" kapsamında çeşitli tartışmalar, daha çok "merkeziyetçi tutumun yıkılması, yerel yönetimlere daha geniş hareket serbestisi ve karar alma/uygulama yetkilerinin verilmesi" gibi albenisi olan; merkeziyetçilikten şikayet edenlerin "oh ne güzel" diyebileceği bir açıdan değerlendirildi. Ancak konunun altına gizlenmiş ince hesapların üzerinde yeterince durulmayan, Sayın Cumhurbaşkanı'nın vetosundan sonra bile tam değinilmeyen diğer konular göz ardı edildi. Bunların bizce en önemlilerinden biri Milli Eğitim Bakanlığı taşra teşkilatı ile ilgili kararlar, diğeri de Kültür ve Turizm Bakanlıklarının taşra teşkilatının kapatılması ya da yerel yönetimlere devri kararıdır. Bunlardan birincisi geri çekildi, ancak ikincisi ısrarla ele alındı. Buradan hareketle konuya kısaca değinmekte yarar olacaktır: Kültür Bakanlığı ilk kez 1971'de Nihat Erim Hükümeti zamanında kurulmuş ve ilk Kültür Bakanı Prof. Talat Sait Halman olmuştu. O günden itibaren en çok adı değişen, Turizm Bakanlığı gibi başka bir bakanlıkla birleşen, ayrılan bakanlık olarak; aynı zamanda hükümetlerin kurulması aşamasında en çok göz dikilen ve politik pazarlıklar konusu yapılan bakanlıklardan biri olarak dikkat çekti. Bunun nedeni, Milli Eğitim ve Kültür alanlarının bütün kurumları ile her siyasi parti için yoğun kadrolaşma ve geleceğe yönelik politik ve ideolojik yatırımlar açısından önemli birer kale olarak görülmesindendi. Özellikle Milli Eğitim Bakanlığı'nda bu politik oyunlar karşıdevrim açısından önemli bir taban buldu. Bütün Öğretmen Okulları/Öğretmen Liseleri, Yatılı Liseler, Fen liseleri, yurtlar, Yatılı Bölge Okulları, çoğu bir gecede değiştirilerek kadrolaşma mantığına teslim edildi. Özellikle 1965'ten itibaren Demirel Hükümetlerinde Milli Eğitim Bakanı olarak görev alan, kendileri gibi düşünmeyen herkesi solcu ve komünist olarak gören sağcı/militan politikacılar zamanında bu hareketler ivme kazandı. 1973'ten sonra kıyım haline dönüştü. Koalisyon hükümetleri içinde ülkücü ve şeriatçı gruplar arasında adeta parsellendi. Bu çarpık politik ortam ülke insanını birbirine kırdırdı. 1971, 1980 müdahalelerine davetiye çıkarıldı. Bu çalkantılı, acı dolu, kapkara günler gösterdi ki, Ulusal Eğitim ve Kültür, değişen politik eğilimlere göre saptanamayacak ve özellikle yerel yönetimlere bırakılmayacak kadar hassas bir konudur ülkemizde. Bu alanda özellikle "Ulusal Eğitim"in 1950'lerden itibaren ve özellikle 1965'ten sonraki iktidarlarda hangi politik oyunlara kurban edildiği; iktidarda olan il, ilçe, ocak, bucak parti başkanlarının hangi yüzkarası tabloları çizdiği, böylece yaratılan patolojik durumların hangi yıkıcı sonuçları ve korkunç örnekleri bu ülkede yaşattığı görüldü. Bugün, eğitimin ne hallere düşürüldüğünün, bazı illerin, ilçelerin resmen şeriat ülkeleri kılıfı içine sokulduğu, her geçen gün insanların, tutuculuğun ve kara taassubun göbeğine atıldığı gerçeğinin iyi bilinmesi gerekir. Hazırlanan kılıfların altında yatanların "kaleleri tek tek ele geçirme" isterisinden kaynaklandığını anlamak için mutlaka her şeyin kaybedilmesini beklemek mi gerekecektir? Bugün ülkemizde kurbağayı haşlama yöntemi uygulanmaktadır: "Kurbağa sıcak suya birden atılırsa fırlar, çıkar, haşlayamazsınız; onu ılık suya koyar, yavaş yavaş ısıtırsanız, mayışır, rehavete gelir, uyuşur; artık rahatça haşlayabilirsiniz, pişirebilirsiniz." Burada insanlarımıza ve aydınlara düşen görev, kurbağa yerine konmamak, aptal yerine konmamak, bu oyunları bozmaktır. Avrupa Birliği, uyum yasaları, demokratik hak ve özgürlükler gibi çekici sloganların altında yatan oyunlar iyi analiz edilmelidir. Bu kavramlar ve bunların taşıdığı ölçütler çekicidir elbette, hatta geniş kesimlere neyin ne olduğu tam anlatılmadığından çok cazip gelebilir. Ancak her ülkenin kendi siyasal ve dini koşullarının özellikleri göz önüne getirildiğinde şu sorulara yanıt aranmalıdır: Hangi Batı ülkesinde bir iki siyasi parti ya da onu açık gizli destekleyen şeriatçı örgütler "biz 1400 yıl önceki kurallara dayalı bir yaşam biçimi ve toplum istiyoruz, kısacası ortaçağ zihniyetini getireceğiz" diye ortaya çıkabilir? Yine hangi Batı ülkesinde "İslamî kurallara uyanlar", örneğin "örtünenler namuslu, örtünmeyenler namussuz" diye her...

devamı...