Mustafa Necati Bey

Devrimci bir Aydının Anısına…

Hippocrates’in “Yaşam Kısa, Sanat Sonsuzluk” deyişinden esinlenerek, kısa süren biyolojik yaşamlarına rağmen, yaşamın her kesiminde ve özellikle bilim, sanat, edebiyat, siyaset-devlet adamlığı alanlarında bu dünyaya iz bırakarak giden insanların yaşam öykülerini derlemeye başlamıştım yıllar önce. Amacım, üreterek yaşanan her anın, süresi ne olursa olsun, ne anlama geldiğini; yaşamanın bir nimet olduğunu, ancak bunun başkaları ile ve özellikle toplumla paylaşılabilecek değerler üretmekle mümkün olabileceğini vurgulamaktı…Victor Frankl’ın deyişiyle, “Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olanın yaşamın bizden ne beklediğini öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu” (Victor Frankl,1997).  Kısacası  “Ot gibi yaşamak”  ya da “gölge gibi yaşamak” durumunda olmayan insanların, ne gibi özgün tavırlar içinde olduğunu sorgulayarak ipuçları çıkarmaktı.

Bildiğim bir şey vardı; ibret alınabilecek, ders çıkarılabilecek her şeyin; yaşı-başı, mesleği ne olursa olsun; sayısı çok az da olsa kimi insanlar tarafından “demek haa” duyguları içinde belleklerinin bir tarafına yazılması mümkün olabilirdi. Zamanın ve tarihin derinliklerine doğru yaşam öykülerini inceledikçe benim duygularımdaki oynaşmalar gibi.

Bildiğimi düşündüğüm, tanıdığımı sandığım kimi devlet adamlarını; sanat, bilim, kültür insanlarını ne kadar yüzeysel geçiştirmiş olduğumu; geçmişte yaşadığım, hele hele bu alanda bende bilinç oluşturabilecek verilerin pek de ilgi çekici ve merak uyandırıcı olmadığını, yeni yeni anladığımı söylersem içten bir hesaplaşma sayınız.

Şu bir gerçek ki bu söylediklerim salt benim değil, kim bilir kaç binlerin sorunu, söylenemeyen, dışa vurulamayan ama içten içe sorgulanabilen.

Sözümü genelleyerek söylememde bir sınır görmüyorum: Özellikle bir kesim insanımızla birlikte genç kuşağın, bu ülkenin gününü belirleyen nice mücadelelerin özüne inmeden-farkına varmadan; yüzeysel-gelirgeçer özentiler peşinde mirasyedi gibi kolayca harcamasına veya harcanmasına aldırış etmemesine isyan ediyorum. Dahası bu duyumsamazlığın karşı devrim heveslilerince yaz-boza çevrilmesine göz yumulması, hatta alet olunması bundan ve bu bilinç eksikliğindendir. 

Tarih bilinci, bireysel ve toplumsal tarih bilinci bilimsel de olsa, öyküsel de olsa iyi duyumsanmasından; ulusal tarihin en küçük ayrıntılarının, aslında herkesin kendi yaşamını belirleyen temel unsurlar olduğunun özümlenmesinden geçer.

Bu konu bir başka açıdan vefa ve ahde vefa duygularının var veya yok edilmesiyle de ilintilidir. Ulusal değerlerin erozyona uğratılması, tarihsiz ve kültürsüz bir toplum yaratılması, tarihsiz ve kültürsüz toplumların sürekli dayatmaya çalıştığı yeni politikalardır.

İki dil bilen, üniversite bitiren ama Cumhuriyetin ve devrimlerin yaratıcısı olan insanları tanımayan, bilmeyen ve böylece kendiliğinden oluşuvermiş bir toplumun bireyi gibi kayıtsız kalabilen kuşakların nasıl, hangi eğitim, hangi beyin yıkama ortamında geçtiğini iyi değerlendirmek, yeniden sorgulamak gerekmektedir.

*

 “Yaşamak güzel şey be kardeşim”!

Tüm yaşam koşullarına karşın, insan olmak, insanca yaşamak, yaşamın gereklerini yerine getirerek yaşamak güzel şey. Ancak bu güzel olguyu olumluluklarla, sevgiyle dolu yaşamak, insani ilişkileri anlamlandırmak, yaratıcı etkinliklerle zenginleştirmek, idealler ve ilkelerle bezemek, kendi cevherini toplumun ve insanlığın değerlerine katabilmek daha da güzel.

Biyolojik yaşamın sınırlılığına karşın, yaratıcı ve üretici bir yaşam felsefesinin ve yaşam biçiminin sınır tanımazlığının her toplumda pek çok anlamlı örneklerini görmek mümkündür. Bu tür örneklerin alabildiğine çoğaldığı, her kesiminin yaşam ilkeleri arasında önemli bir yer tutabildiği toplumlarda bilimin, sanatın, kültürün, sporun etkilediği siyasal ve sosyal yaşamın ulusal sınırları aşarak uluslar arası bir anlam kazandığı görülebilmektedir (Pekmezci,2005)  

Birkaç örnekle somutlayalım sözlerimizi:

Yirmili yaşlarda hayata veda eden Firavun Tutankamon (MÖ.1352-1352),    

Fransız yazar-romancı Raymond Radiquet (1903-1923), Öncü Türk Ressamlarından Müfide Kadri (1890-1912) ve Belkıs Mustafa (1896-1925), Avusturyalı Ressam-şair Egon Schiele (1890-1918) gibi ve otuzlu yaşlarda Gökbilimci J. Kepler (1571-1601), G.J. Danton (1759-1794), Rus yazarı Puşkin (1799-1839), İnsan Hakları Savunucusu Martin Luther King (1929-1968), İranlı devrimci yazar Samed Behrengi (1938-1968),  Hollandalı Ressam Van Gogh (1853-1890) gibi nice örnekler genç yaşta alanlarında evrensel boyutta iz bırakarak sonsuzluğa erişmişlerdir.

 “Hangi açıdan, hangi ideolojiden ya da hangi yaşam felsefesinden bakılırsa bakılsın; insan yaşamı tarih içinde kısanın da kısası bir süreci kapsar. Okyanusta bir damla ya da bir kum taneciği bile sayılmaz biyolojik yaşam (Pekmezci,2005) “Bir varmış bir yokmuş” örneği, varlık ve yokluk arası anlık bir gölgeden başka bir şey değildir. Su üzerine yazılan bir yazı gibidir yaşam; yaşamı bilinçle yoğuramayanlar, ona anlam katamayanlar, neden ve niçin yaşadığını sorgulayamayanlar, beslenme ve üremeden başka bir şey düşünemeyenler için. Kendisi dışındaki başka canlılardan farksız. “Çoğu insan “gün”ü, yarının kıyısına ulaşmak için geçmek zorunda kaldığı bir ırmak gibi yaşıyor. Böylece dünün bugünden, bugünün de yarından bir farkı kalmıyor. Daha doğrusu ulaşılacak bir kıyı da!” (Sarıalioğlu,1999)  

“Doğum ve ölüm insanın değiştiremeyeceği ve elinde olmadan gerçekleşen kesin gerçekliklerdir. Bir tarih düşülür, bu doğum tarihidir; araya kısacık bir çizgi konur ve ikinci bir tarih düşülür, bu da ölüm tarihidir. Yaşam, bu tarihlerin uzunluğu ya da kısalığından çok, aradaki çizgiye yüklenen nitelik ile anlam kazanır. İnsani değerlerini; zekâlarını, sezgilerini, sevgilerini, tutkularını, çalışkanlıklarını, yaratıcılıklarını, sanata, bilime, uygarlığa dönüştürebilenler için bu kısacık çizgi “sonsuzluk çizgisi, sonsuzluk işareti” demektir. Her ölüm erkendir, yaşı, kimliği ne olursa olsun her ölüm yaşama değgin ne varsa yeniden sorgulama nedeni olabilir (Pekmezci,age,2005) Celal Üstel’in dediği gibi “ Gerçi her ölüm erkendir, ama erken ölümler trajiktir; gözüpek, dünyaya meydan okuyan, âşık olmaya cesaret eden insanların erken ölümleri ise bana hep daha trajik gelmiştir” (Hiçyılmaz, 2005).

*

Bu sonsuzluk simgelerinden biri de Atatürk devrimlerinin ve Türk eğitim sisteminin anıt isimlerinden biri olan Mustafa Necati Bey’dir.

Günümüzde, geçmişi değerlendirirken içine düştüğümüz en önemli açmazlardan biri o günün koşullarını göz önüne getirmeden yapılan acımasız eleştirilerdir. İnsanların hangi koşulları, hangi engelleri aşarak kendilerini yetiştirdiklerini, ulusal davalarda hayatlarını ortaya koyarak nasıl mücadele ettiklerini unutarak yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz etik olmayacaktır, ama asıl doğru olmayacaktır.

Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında, özellikle 2. Meşrutiyetten sonra etkin olmaya başlayan aydınlanma hareketinin yansımalarından beslenerek ülkenin her yanında az veya çok aydın insan tipleri çıkmaya başlar. Anadolu hareketinin kısa sürede kongreler toplayabilmesi, örgütlenebilmesi bu aydınların desteğiyle hızlanır.

Mustafa Necati Bey de onlardan biridir. İzmir’de 1894’te doğan, hukuk öğrenimi gören; hukukçu olmasına rağmen kenti olan İzmir’de Öğretmen Okullarında öğretmenlik görevi üstlenen; böylece eğitime o günlerden itibaren hizmet vermeye başlayan bir devrimci insan. 

Anadolu Kurtuluş Savaşının simgesi olan İzmir-Ege Bölgesi direnişinde savaş koşullarını yaşamaya başlaması da her aydın insanın beyniyle, kalemiyle mücadelesinin yanında, yeri geldiğinde silahıyla da hayatını nasıl ortaya koyabileceğinin örneğidir.

Bu gibi genç devrimcileri değerlendirmekte önemli sezgi sahibi olan Atatürk’ün dikkatleri ile daha 26 yaşında ilk mecliste yer alır Mustafa Necati Bey. İstiklal Mahkemesi Başkanlığı gibi görevlerden sonra 1923’ten itibaren çeşitli bakanlık görevleri üstlenir. Kuşkusuz bu görevlerinde de genç Cumhuriyet’in ilk bakanlarından olmanın getirdiği üstün sorumlulukları özveri içinde yerine getirmiştir.

Bizim gibi eğitimin içinde olanlarca çok iyi bilinen yönü, onun Cumhuriyetin devrimci dinamizmine katkılarıyla birçok başarıyı gerçekleştirdiği 1925’te başladığı Maarif Vekilliği görevidir.

Maarif Vekilliğinin en kritik görev olarak 31 yaşında bir genç insana teslim edilmesi de Atatürk’ün genç insanların çalışkanlığına ve yaratıcılığına verdiği önemin göstergesidir.

Devrimlerin zamanın erozyonlarına, gericiliğin gecikmelerden zaman kazanmaları ile olası çelmelerine takılmadan; amaçlarına yönelik heyecanlarını ve güçlerini kaybetmeden gerçekleşmesinde; bu genç insanların tez canlılığının, zamana karşı yarışlarının önemli payı bulunmaktadır. Amaçları zamana yayarak tavsatmak, karşı devrimcilerin ve bunların iç ve dış destekçilerinin güçlenmesini ve devrimlerin gerçekleşmesini engelleyebilirdi. Bunun için genç-zeki  ve dinamik insanların sorumluluk  üstlenmesi gerekiyordu: Şöyle ki 40 yaşlarında genç bir lider olarak Atatürk’ün etrafında, İnönü, Reşit Galip, Saffet Arıkan, Cevat Dursunoğlu, Cevat Abbas, Falih Rıfkı, Fethi Okyar, Hasan Rıza Soyak, İzzettin Çalışlar, Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Cantekin, Müfit Özdeş, Nuri Conker, Ömer Naci, Ruşen Eşref, Yunus Nadi ve burada adlarını sayamadığımız diğerleri gibi beyinlerin hepsinin genç-aktif insanlardan oluşması boşuna değildi.

Daha savaş devam ederken, Mustafa Kemal’in etrafında toplanan bu gibi genç beyinlerin dinamizmi ile yepyeni bir devleti ve toplumu ilgilendiren her konuda geleceğin planları yapılıyordu. Bunlar içinde ilk başta düşünülen alanlardan biri kuşkusuz Milli Eğitim sorunuydu. “Mustafa Kemal Atatürk kafasındaki bu eğitim sisteminin amacın şöyle özetliyordu:“Millî Eğitimin gayesi yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, daha çok memlekete ahlaklı, karakterli, cumhuriyetçi, inkılâpçı, olumlu, atılgan, başladığı işleri başarabilecek kabiliyette, dürüst, düşünceli, iradeli, hayatta rastlayacağı engelleri aşmaya kudretli, karakter sahibi genç yetiştirmektir. Bunun için de öğretim programları ve sistemleri ona göre düzenlenmelidir” şeklinde belirtmiştir (Palazoğlu, 1999. Atatürk’e göre eğitim, ulusal idealleri beslemek, özgür ve ulusal bir devlet yaratmak, dinamik ve çağdaş bir toplum kurmak için en önemli araçtı. Bu nedenle atılması gereken ilk adım, millî bir eğitim sitemi oluşturmaktır (Çetin/Gülseren,2003).    

Mustafa Necati, Maarif Vekâleti’ne gelir gelmez bu ilkeler çerçevesinde yoğun çalışmalar gösterdi. Öğretmenliğin niteliğini yücelten kararlar aldı. “1922 yılında öğretmenler,  Muallimler Derneği’ni kurmuş ve başkanlığına da onu getirmişlerdi. Burada kimler yoktu ki Vasıf Çınar, Hamdullah Suphi, Mazhar Müfit, Ziya Gökalp vb.” (Pekin, Cavlak,2007). Bu Muallimler Birliği  Atatürk’ün de yoğun desteğiyle,  gittiği her ilde birlikleri ziyareti ve gönendirmesiyle ülke çapında bir örgüt haline geldi.

“Bu içten ilgi ve yakınlıkladır ki her yerde Muallimler Birliği’nin evleri bir eğitim ve ekin yuvası olmuştu. Halk için çeşitli öğrenceler (kurslar), konferanslar, kendi aralarında uygulama, deneme dersleri, incelemeler, geziler, toplantılar, müsamereler, temsiller, dinletiler (konserler) balolar, eğlentiler, çeşitli alanlarda dersler, okul saatleri dışında haftanın her gününde sürekli bir canlılık, bir gelişme özeği (merkezi) idi, öğretmenler birliklerinin evleri. Peçeden çarşaftan henüz kurtulmuş bayan öğretmenlerin de hiç eksik olmadıkları buralar, tüm aydınların ülkülerini, aydınlatma çabalarını topladıkları yerlerdi. Halk dersliklerinin, Millet mekteplerinin kaynağı buralar olmuştu. 1932’de Halkevleri’nin kurulur kurulmaz tüm yurtta hiçbir deneme,  hazırlık dönemi geçirmeden birden bire atılımlı gelişmeleri olgun ve geniş eylemlerle çalışmalara hemen geçmeleri her yerde muallim birliklerinin Halkevlerine dönüşmeleri ile olmuştu”…

“Muallim birliklerinde ve o zamanki halk dershanelerinde, devrimin halka yayılmasında, anlatılmasında yetki belgeli (diplomalı) aydınlardan büyük özverilerle çalışanların öğretmen okullarında yetişenler olduğunu gören Mustafa Necati, öğretmen okullarına özel bir önem verir, tüm öğretmenlerin yatılı öğretmen okullarında yetişmesini isterdi”(M. Rauf İnan,1980)

Mustafa Necati’nin öğretmenliğe ve öğretmen yetiştiren okullara verdiği önemi vurgulayan şu alıntı, onun bu konudaki kararlılığının örneğidir.

“Gazi Eğitim Enstitüsü’nün yapılması için yaptığı teklife Maliye Bakanı’nın parasının olmadığını söylemesi üzerine; benim vazifem okul yapmak, öğretmen yetiştirmek, senin vazifen de bunun için para temin etmektir. Vazifemi yapamazsam, okul açamazsam, öğretmen yetiştiremezsem ben ayrılmalıyım. Para bulamıyorsan sen çekil, para bulabilecek bir Maliye Bakanı gelsin” (Pekin; Cavlak, 2007). Bu kararlılık, Gazi Eğitim gibi Türk eğitiminin bütün okullaşma sisteminin eğitim öğretim, planlama, program geliştirme alanlarının kaynağını oluşturan bir okul yaratılmıştır.

Nitekim Mustafa Necati’nin ölmez eserlerinden biri ve öğretmen yetiştiren üst eğitim kurumu olarak 1926’da kurulan Gazi Eğitim Enstitüsü ilk günden itibaren yatılı bir okul halinde böylece örgütlendi. Ülkedeki bütün öğrenmen okulları yatılı olarak geliştirildi. 1970’lere kadar yatılılığı ve bu kapsamda etkinliği devam eden Gazi Eğitim bu tarihten sonra gündüzlü, burslu gibi yollarla iç etkileşimden, kurum içi dinamizmin getirdiği özgün eğitimden koparılmış oldu. Zaten, toplum eğitimi merkezleri olan Halk Evlerinin 1951’de apar topar kapatılması 1950 iktidarının anlayışını gösteriyordu. Zaman içinde Köy Enstitülerinin 1954’te kapatılması; 1972-73’te Öğretmen Okullarının Öğretmen Liselerine çevrilmesi ve öğretmen olma ideali içinde yetişme ülküsünün söndürülmesi; 1982’de Gazi Eğitimin kapatılması eğitim kalelerinin sistemli olarak yıkılması demekti. Bu gibi eğitim yıkımları her zaman birlikte anılan ve bu ülke eğitimi ve öğretmen yetiştirme politikası adına yapılan en büyük kıyımdır. Böylece 1920’lerde Mustafa Necati’nin önemli bir eğitim olanağı olarak gördüğü yatılı öğretmen yetiştirme politikası 1970’lerde yok edilmiş oldu. Eğitim adına, politika adına şimdi çektiğimiz sancıların hepsinin altında bu yıkımların bulunduğu unutulmamalıdır.

*

Mustafa Necati’nin göreve atandıktan sonra en önemli icraatlarından biri de yasanın ve devrimci tavrın bütün disiplini içinde 1924’de çıkarılmış olan 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu tavizsiz hayata geçirmesidir. Bu yasa, aşağıda belirtildiği gibi devrimin en önemli yasalarından ve yeni cumhuriyetin temel dayanaklarından biridir.

    “Cumhuriyet öncesi eğitim kurumları millî olmaktan uzaktı. Okullar, birbirine kapalı dikey kuruluşlar halinde üç ayrı kanalda (1.Mahalle mektepleri ve medreseler, 2- Tanzimat okulları, 3 kolejler ve azınlık okulları) yapılanmıştı. Bu üç kanalda üç ayrı görüşün, üç ayrı yaşam biçiminin, hatta üç ayrı çağın insanı yetiştirilmekteydi. 3 Mart 1924’de 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile değişim süreci başlatılmış oldu. Öğretimin birleştirilmesi anlamına gelen bu yasanın; eğitim sisteminin demokratikleştirilmesi ve lâikliğin eyleme dönüştürülmesi olmak üzere iki temel özelliği bulunmaktadır (Budak,2003)   Günümüze kadar süren bu devrime karşı yürütülen bütün karşı devrim hareketleri, öncelikle bu yasayı yok etmeyi amaçlamışlardır.

Kurtuluş Savaşı’nın bitiği günlerde, “Memleketi kurtardınız; şimdi ne yapmak istersiniz?” sorusuna: “Millî Eğitim Bakanı olarak millî irfanı yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir.” (MEB, 2001b: 104) cevabını vermiştir (Budak,2003)

Bu emelin, 1925 ve 1929 tarihleri arasında, kendi hayatını hiçe sayan görevler içinde Atatürk adına eyleme dönüşmesini sağlayan Mustafa Necati Beydir.

Mustafa Necati’nin özellikle eğitim alanına getirdiklerini M. Rauf İnan üç başlık altında toplamaktadır:

“1-Eğitime, milli eğitime getirdiği atılım, gelişme ve hız;

2-Eğitim ailesine, eğitim örgütüne getirdiği uyum, içtenlik, erinç ve bağlılık;

3-Öğretmenliğe sağladığı büyük saygınlık, değer ve güven.” (İnan,1980.s:15)

Mustafa Necati’nin dört yıl gibi bir görev süresi içinde bu kapsamda yaptığı çalışmalar güçlü bir iradenin ve dinamizmin ürünü olarak değerlendirilmelidir: Böylece 1926’da Gazi Eğitimin kurulması, karma eğitime geçiş, Bilim Kurulu’nun, Talim ve Terbiye Kurulu’nun, Köy Muallim Mektepleri’nin,   1928’de Arap yazısından yeni Türk Alfabesine geçişin mimarı, Millet Mekteplerinin kurucusu ve devrimin kısa zamanda amacına ulaşmasının temel hazırlayıcısı olarak tarihimizdeki yerini aldı. Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınladığı bir makalesinde Prof. Dr. İsa Eşme’nin, değerli eğitimci M. Rauf İnan’dan aktardığı bazı düşünceleri, Mustafa Necati’nin Eğitim ve öğretmenlik hakkındaki idealini ve görüşlerini de özetliyordu:

“Mustafa Necati tüm bunları kısacık hizmet dönemine nasıl sığdırabilmişti? Eğitim ve öğretmenlerle ilgili hangi görüşlere sahipti? Bu soruların yanıtlarının, onun sözlerinden alıntılar yaparak vereceğiz. 22 Nisan 1928'de TBMM'de Bakanlık bütçesi görüşülürken yaptığı konuşmada şunları söylemişti: "Okullardaki eğitimin, gençlerin olaylar üzerinde düşünebilecek ve bu olaylar karşısında nasıl davranmak gerekeceğini kendi kendine belirleyecek, yetenek sahibi olarak yetişmesini sağlayacak nitelikte olması için tedbirler aldık."
”O, eğitimde durağanlığı hiç kabullenemezdi. Öğretmenlerin kendilerini sürekli yenilemesi gerektiğini, 1929'da tüm öğretmenlere yazdığı mektupta şöyle özetliyordu: "Öğretmenlik, sata sata tükenmeyen mal değildir. Okuttuğundan çok okumayan öğretmen çabuk yıpranır, yaşlanır ve bezginlik getirir. Dikkat ediniz, araştırmaya, irdelemeye düşkün ak saçlı öğretmen sürekli genç ve dinçtir…"

Mustafa Necati'nin dilekleri; kendisinden sonra eğitimin başına gelenlerden, Saffet Arıkan, Hasan Ali Yücel ve adı Köy Enstitüleriyle özdeşleşen İsmail Hakkı Tonguç gibi eğitimcilerle yerine getirilebilmiş, taşıdığı bayrak daha yükseklerde dalgalandırılabilmiştir. Onlardan sonra gelen dönem ise hepimizce bilinmektedir (Aktaran: Eşme,2002;İnan,1980)

 Bir başka değerlendirmeyle de Cumhuriyet tarihinde en uzun süre Milli Eğitim Bakanlığı yapan iki devrimci insandan biri Mustafa Necati Bey diğeri de Hasan Ali Yücel’dir.

Sonuç olarak; Dr. Frankl’ın deyişiyle …Nihai anlamda yaşam, sunduğu sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu almak anlamına gelir  (Frankl, Victor.1997)   genç yaşta alabildiğine sınırlı koşullar altında, ulusal benliğimize işleyen kararlara imza atan bu ölmez insanın önünde saygı ile eğilirken; görevlerimizi ve sorumluluklarımızı, yeni bir bilinç içinde ve yeni baştan sorgulamamız gerekmektedir. 1894 ile 1 Ocak 1929 tarihleri arasındaki 35 yıla bir devrim mücahidi olarak büyük başarılar sığdırmasını bilen bir yaşam öyküsüdür Mustafa Necati.   Çünkü bu yaşam öyküleri, yaşamın anlamını da, geleceği biçimlendirme ülküsünü de yeni baştan düşünmemize fırsat yaratacak; bu gibi anma çabaları aynı zamanda günümüzde gittikçe yok olan ahde vefa duygusunun yaşatılmasının da nedeni olacaktır.

Şu unutulmamalıdır ki ahde vefa duygusu gelişmiş çağdaş toplumlarda ülkesine, ulusuna bütün yüreğiyle hizmet eden yaratıcı, yapıcı kalıcı hizmetler bırakan insanlar birer idol sayılırlar. Onların yaptıkları ve yaşam öyküleri başta genç kuşaklar olmak üzere bütün insanlarına rehber kabul edilir. Bu nedenledir ki bu toplumlar daima her alanda eğitimde, sanatta, siyasette, edebiyatta, bilimde, teknikte daha iyiyi, güzeli ve başarıyı ve başarılı insanları baş tacı yapmayı ilke sayarlar. Gelişmenin, çağdaş olmanın temel ölçütlerinden biri toplumsal liderleri, önderleri, idolleri doğru tespitten geçer. Yanlış idollerle uyutulan tersi durumdaki toplumlar “layık oldukları şekilde yönetilmeye mahkûm” olarak kalırlar.

Kaynakça

Budak,Şerif, Atatürk'ün Eğitim Felsefesi ve Geliştirdiği Eğitim Sisteminin Değiştirilmesi, MED. Sayı 160.2003/Güz

Çetin,*Kadir, H. Ömer Gülseren;   Cumhuriyet Dönemi Eğitim Stratejileri, Milli Eğitim Dergisi, s:160,2003/Güz

Eşme, İsa, Prof. Dr. 'Özlenen ve Aranan Eğitimci: Mustafa Necati, Cumhuriyet Gazetesi, 1 Ocak 2002

Frankl, Victor E. İnsanın Anlam Arayışı, S:74. Öteki Yayınevi. İst-1997

Hiçyılmaz, Ergun. Sabah, 2.Ocak. 2005

İnan, M. Rauf, Mustafa Necati, Kişiliği, Ulusal Eğitime Bakışı, Konuşma ve Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. s.15,1980-Ankara 

İnan, M. Rauf, Mustafa Necati, Kişiliği, Ulusal Eğitime Bakışı, Konuşma ve Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s:27, 1980-Ankara

İnan, M. Rauf, Mustafa Necati, Kişiliği, Ulusal Eğitime Bakışı, Konuşma ve Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. s.35,1980-Ankara 

Pekmezci, Hasan. Sanat Dergisi, Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği Yayını,2005-Ankara

Sarıalioğlu, Kenan. Issız İnsan Ormanında, s: 66, Serander Yayınları, Trabzon,1999

Sarıalioğlu, Kenan. Issız İnsan Ormanında, s: 74, Serander Yayınları, Trabzon,1999

 Dr. Hüseyin Pekin-Dr. Yüksel Cavlak, “Devrimin Seher Yıldızları”, s:97, ADK Yayını, Ankara,2007

Dr. Hüseyin Pekin-Dr. Yüksel Cavlak, “Devrimin Seher Yıldızları”, s:101, ADK Yayını, Ankara,2007