Ulusal Eğitim / Kültür / Sanat ve Yerel Yönetimler Yasası

Son zamanlarda gündeme getirilen ve bazı çevrelerce hatta yayın organlarınca manşetler halinde "devrim" olarak nitelenen "Yerel Yönetimler Yasası" kapsamında çeşitli tartışmalar, daha çok "merkeziyetçi tutumun yıkılması, yerel yönetimlere daha geniş hareket serbestisi ve karar alma/uygulama yetkilerinin verilmesi" gibi albenisi olan; merkeziyetçilikten şikayet edenlerin "oh ne güzel" diyebileceği bir açıdan değerlendirildi. Ancak konunun altına gizlenmiş ince hesapların üzerinde yeterince durulmayan, Sayın Cumhurbaşkanı'nın vetosundan sonra bile tam değinilmeyen diğer konular göz ardı edildi. Bunların bizce en önemlilerinden biri Milli Eğitim Bakanlığı taşra teşkilatı ile ilgili kararlar, diğeri de Kültür ve Turizm Bakanlıklarının taşra teşkilatının kapatılması ya da yerel yönetimlere devri kararıdır. Bunlardan birincisi geri çekildi, ancak ikincisi ısrarla ele alındı.

Buradan hareketle konuya kısaca değinmekte yarar olacaktır:

Kültür Bakanlığı ilk kez 1971'de Nihat Erim Hükümeti zamanında kurulmuş ve ilk Kültür Bakanı Prof. Talat Sait Halman olmuştu. O günden itibaren en çok adı değişen, Turizm Bakanlığı gibi başka bir bakanlıkla birleşen, ayrılan bakanlık olarak; aynı zamanda hükümetlerin kurulması aşamasında en çok göz dikilen ve politik pazarlıklar konusu yapılan bakanlıklardan biri olarak dikkat çekti.

Bunun nedeni, Milli Eğitim ve Kültür alanlarının bütün kurumları ile her siyasi parti için yoğun kadrolaşma ve geleceğe yönelik politik ve ideolojik yatırımlar açısından önemli birer kale olarak görülmesindendi. Özellikle Milli Eğitim Bakanlığı'nda bu politik oyunlar karşıdevrim açısından önemli bir taban buldu. Bütün Öğretmen Okulları/Öğretmen Liseleri, Yatılı Liseler, Fen liseleri, yurtlar, Yatılı Bölge Okulları, çoğu bir gecede değiştirilerek kadrolaşma mantığına teslim edildi. Özellikle 1965'ten itibaren Demirel Hükümetlerinde Milli Eğitim Bakanı olarak görev alan, kendileri gibi düşünmeyen herkesi solcu ve komünist olarak gören sağcı/militan politikacılar zamanında bu hareketler ivme kazandı. 1973'ten sonra kıyım haline dönüştü. Koalisyon hükümetleri içinde ülkücü ve şeriatçı gruplar arasında adeta parsellendi. Bu çarpık politik ortam ülke insanını birbirine kırdırdı. 1971, 1980 müdahalelerine davetiye çıkarıldı.

Bu çalkantılı, acı dolu, kapkara günler gösterdi ki, Ulusal Eğitim ve Kültür, değişen politik eğilimlere göre saptanamayacak ve özellikle yerel yönetimlere bırakılmayacak kadar hassas bir konudur ülkemizde. Bu alanda özellikle "Ulusal Eğitim"in 1950'lerden itibaren ve özellikle 1965'ten sonraki iktidarlarda hangi politik oyunlara kurban edildiği; iktidarda olan il, ilçe, ocak, bucak parti başkanlarının hangi yüzkarası tabloları çizdiği, böylece yaratılan patolojik durumların hangi yıkıcı sonuçları ve korkunç örnekleri bu ülkede yaşattığı görüldü. Bugün, eğitimin ne hallere düşürüldüğünün, bazı illerin, ilçelerin resmen şeriat ülkeleri kılıfı içine sokulduğu, her geçen gün insanların, tutuculuğun ve kara taassubun göbeğine atıldığı gerçeğinin iyi bilinmesi gerekir. Hazırlanan kılıfların altında yatanların "kaleleri tek tek ele geçirme" isterisinden kaynaklandığını anlamak için mutlaka her şeyin kaybedilmesini beklemek mi gerekecektir?

Bugün ülkemizde kurbağayı haşlama yöntemi uygulanmaktadır: "Kurbağa sıcak suya birden atılırsa fırlar, çıkar, haşlayamazsınız; onu ılık suya koyar, yavaş yavaş ısıtırsanız, mayışır, rehavete gelir, uyuşur; artık rahatça haşlayabilirsiniz, pişirebilirsiniz." Burada insanlarımıza ve aydınlara düşen görev, kurbağa yerine konmamak, aptal yerine konmamak, bu oyunları bozmaktır.

Avrupa Birliği, uyum yasaları, demokratik hak ve özgürlükler gibi çekici sloganların altında yatan oyunlar iyi analiz edilmelidir. Bu kavramlar ve bunların taşıdığı ölçütler çekicidir elbette, hatta geniş kesimlere neyin ne olduğu tam anlatılmadığından çok cazip gelebilir. Ancak her ülkenin kendi siyasal ve dini koşullarının özellikleri göz önüne getirildiğinde şu sorulara yanıt aranmalıdır:

Hangi Batı ülkesinde bir iki siyasi parti ya da onu açık gizli destekleyen şeriatçı örgütler "biz 1400 yıl önceki kurallara dayalı bir yaşam biçimi ve toplum istiyoruz, kısacası ortaçağ zihniyetini getireceğiz" diye ortaya çıkabilir? Yine hangi Batı ülkesinde "İslamî kurallara uyanlar", örneğin "örtünenler namuslu, örtünmeyenler namussuz" diye her gün fetva veren ya da beyin yıkayan din adamı kisveli insanlar ve tarikatlar ülkenin her yanını sarmış durumdadır? Hangi Avrupa ülkesinde "şeriatın kanlı mı, kansız mı" geleceği bir parti lideri tarafından telaffuz edilebilir?Hangi Batı ülkesinde bir siyasetçi "demokrasi bizi amacımıza götüren bir trendir. Amacımıza ulaşınca icabına bakacağız" gibi ifadeler kullanarak siyaset yapma özgürlüğü bulabilmektedir? Hangi batı ülkesinde o ülkenin devrimlerini karşı devrime dönüştürmek için ülkenin her yanına yayılmış bazı okulları arka bahçeleri olarak gören siyasi partiler vardır? Hangi batı ülkesinde din eğitimi adı altında ülkenin anayasal düzenini değiştirip kendi düzenlerini getireceğinin eğitimini veren ve devlet tarafından el bebe, gül bebe beslenen yaygın bir okullaşma vardır?Hangi batı ülkesinin etrafı siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik ve dini açıdan birbirinden beter geriliğin ve gericiliğin hüküm sürdüğü devletlerle çevrilidir? Üstelik bu güçlerin kendi çarpık yol ve yöntemlerini "ihraç etme" çabaları hangi batı ülkesinde bir devlet politikasıdır?Hangi batı ülkeleri kendi içlerinde ve birbirleriyle asgari müştereklerde/ortak paydalarda birleşebilmeleri mümkün olmayan; siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik, ideolojik çalkantılar ve sapkınlıklara sahiptir? Hangilerinde birbirlerini korumak, kollamak, desteklemek yerine birbirlerinin kuyusunu kazma çabaları vardır? Hatta hangilerinde bu durum, bir tarihsel hesaplaşma gibidir?

Yukarıda sayılan patolojik durumların binde biri bile olsa o ülkelerin, olası bir kıpırdanmaya meydan vermemek için en katı önlemleri alacağını ve ona yaşama hakkı verilmeyeceğini batıyı biraz görenler, inceleyenler çok iyi bilirler. Üstelik son yıllarda yaşananlar herhalde uzayda yaşanmamışken. Batı bunu, bir doğu toplumu olan ve kimsenin hiç kuşkusu olmasın ki, üzerindeki hesapları, planları bir türlü gerçekleşmemiş olan ve içlerinde daima bir yara gibi duran hayallerini Türkiye için istemekten, bunu bir baskı unsuru olarak kullanmaktan çekinmemektedir. Çünkü onlar da daima amaçlarına ulaşmak için her yolu mubah sayan bir zihniyetin temsilcileri durumundadırlar.

Bu oyunlardan biri işte bu Eğitim ve Kültür birliğini darmadağın edecek yolların ve kapıların açılmasıdır.

EĞİTİM ve KÜLTÜR ulusal birliğin, ulusal kimliğin ve kültürün hayat damarlarıdır, temelidir. Bu temel dinamikler bir gruba, bir zümreye, bir siyasi eğilime teslim edilemez. Edildiği takdirde siyasal ve sosyal oyunların oyuncağı haline gelir. Türkiye'de yerel yönetimlerin eğitim ve kültür politikaları, konularındaki birikimleri, kapasiteleri ve vizyonları daima değişkendir ve tartışma konusudur. Batıda olduğu gibi çoğu alanlarda ortak noktalarda birleşme yerine tamamen sübjektif karşıtlıklar vardır. Birinin "ak" dediğine biri inat olsun diye "kara" demekten ve bunu kan davası haline getirmekten çekinmeyen örnekler vardır.

Bunu "Yerel Yönetimler Yasası"nda yer alan ve yerel yönetimlere devredilmeleri öngörülen Kültür Bakanlığı Devlet Güzel Sanatlar Galerileri ve devlet müzeleri konusu ile bağlayarak somut örneklerle açıklamakta yarar olacaktır:

Bugün ülkemizde bütün bölgelere ve illere yayılmış, 49 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi ve 6 il Müzesi Müdürlüğü bulunmaktadır. Bu müdürlükler Ankara dışında bulundukları il Kültür Müdürlüklerine bağlı olarak görev yapmaktadır.

Kültür Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı olarak görev yapan Devlet Güzel Sanatlar Galerileri Müdürlüklerinin kuruluş amacı şöyle özetlenebilir:

Toplumda kültürün önemli bir öğesi olan sanat alanında sanat kültürü ve bilinci oluşturmak, Plastik sanatlar zevkini yaymak ve geliştirmek, Toplumda sanat kültürünün gelişmesine katkı sağlayan kişileri, kurum ve kuruluşları maddi ve manevi yönden desteklemek, Geçmişten günümüze yer altı ve yer üstü tarihi sanat eserlerini korumak ve Türk ve dünya kültürüne sunmak, "Sanatçılarımıza sanat eserlerini sergileme kolaylığı sağlamak, Yetenekli genç sanatçıları desteklemek, Plastik sanatlar alanında konferans, açıkoturum, panel, film ve dia gösterileri düzenlemek, Sanatseverlere ve sanatçılara Türk ve dünya plastik sanatlarını ve eserlerini tanıtmaktır.

Devlet Güzel Sanatlar Galerileri Müdürlükleri, plastik sanatlar alanında, öncelikle sanatsal yeterlikli sergiler, yan faaliyet olarak da konferans, açıkoturum, film ve dia gösterileri, atölye ve kurs çalışmaları düzenleme yolu ile yaygın bir eğitim sağlayarak, halkımızın sanat zevk ve kültürünü geliştirmek, bu alanda çalışan usta ve genç sanatçılarımızla amatörlere sergileme ve çalışma olanağı yaratmak yönünde çalışmalar yaparlar. "

Yasaya göre, yakın zamana kadar SANAT ve SANATÇI deyince şarkıcı ve türkücüleri, dansözleri; GALERİ deyince oto galerilerini bilen Anadolu insanına özveri ile hizmet etme yarışında olan ve küçümsenmeyecek mesafeler kat eden bu galeriler kapatılacaktır. Yerine kimsenin kuşkusu olmasın ki hiçbir şey konamayacaktır. Çünkü yerel yönetimlerin bu birikime sahip olması mümkün değildir.

Şöyle ki:

Ankara'da Zafer Çarşısı'nda bulunan Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Kültür Bakanlığı'nın yönetiminde iken dünyanın en çok gezilen ve etkileşim açısından en yararlı galerilerinden biri seçilmişti. Türkiye'nin her yanından sanatçılara sergi açma olanağı veriyordu. Bu galeri Ankara sanat ortamında her kesim insan için bir okul, sanatla karşılaşılan sanat ortamı idi. Pek çok insan için buluşma noktası, sanatla tanışma, ülkesinin sanatçılarını tanıma merkeziydi. Yabancı ülkelerin kültür sergilerinin, ulusal ve uluslar arası sergilerin halka sunulduğu; izlenmesi ve ulaşılması kolay bir etkileşim okuluydu. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin tahliye davası ile belediyenin eline geçti. Uzun zaman Bakanlık Ankara'da uygun bir galeri bulamadı. Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından yönetilemeyen bu güzel galeri önce kapatıldı, sonra fuar alanı olarak kullanıldı, panayırlar yapıldı, eski alışkanlıkları ile buraya sergi izlemeye gelenler vıcık vıcık salam, sucuk satılan panayırlarla karşılaştılar. Bu sanat ve kültür odağı sonunda kapatıldı, gitti. Doğuda ve batıda başka ülkelerde bir örneği yok: Şimdi Ankara, koskoca bir ülkenin başkenti Ankara; etkin bir galeriden, sanat merkezinden yoksun.

Bu örnek Başkent Ankara'da yaşandı. Bugün çağdaş Türk sanatında adı olan sanatçıların hemen hemen tümünün orada sergileri olmuştur, sergilere yarışmalara, devlet sergilerine katılmışlardır. Bugün Ankara'da böyle başka bir mekan bulmak mümkün değildir. Bu mekan 10 yıldan fazla bir zamandır kapalıdır. Başkentte Türkiye'nin en iddialı belediyelerinden biri bir galeriyi sanata, sanatçılara sunamıyorsa Anadolu'daki belediyelerin bunun üstesinden gelmesi mümkün değildir.

Bu yasanın gerçekleşmesi halinde illerin kültür ve sanat adına kendi içine kapanacağı, ulusal ve uluslar arası sanat etkileşiminden nasibini alamayacağı gün gibi aşikardır. Hele hele sanatı günah sayan, bir lüks olarak gören, bu ülke insanını "sanattan sepetten anlamasa da olur" inancı içinde gören zihniyetler için, bu yasa bulunmaz bir nimet sayılacaktır. Ancak bu ülke insanına, bu ülke sanatına, bu ülkenin birliğine ve dirliğine, çağdaşlaşma çabalarına çok yazık olacaktır.