Yaşam Dedikleri / Eni Boyu Kavgadır

Mayıs ayının son günleri, ders yılının bitiminin getirdiği rahatlıkla derslerin sohbet havasında geçtiği günler.

Sosyal bilgiler dersi. Öğretmen onu tahtaya kaldırdı herhangi bir şey için, sınav falan değil.

Konu, onun İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim semineri’ne gitmesine geldi.

“İstanbul’a gidince umarım buradaki arkadaşlarını, okulunu, bizleri unutmazsın” dedi öğretmeni.

Öğrenci boynunu büktü, bir şey diyemedi. Çünkü üç yıldır İstanbul için hazırlanmasına, bu nedenle bütün öğretmenlerinin üstüne titremesine, elit bir öğrenci olarak korunup kollanmasına rağmen ayrılık zamanı yaklaşınca korkular, panikler başlamıştı onda.

“Ne yaparım ben İstanbul gibi koca bir kentte, okul harçlığım ne olur, önümde-arkamda yandım anam deyince kimse yok, nereden iş bulurum” gibi bir yığın kaygının getirdiği.

Oysa üç yıldır ne hayaller içindeydi. Her gün İstanbul’la yatıp kalktığı üç yıl.

Bu okulda çok seviliyordu, rahattı; spor yapıyordu, edebiyatla, sosyal etkinliklerle ilgileniyordu. Bunların yanında nasıl olsa yatılı okuldaydı, bu bir nimetti onun için ve barınma-beslenme derdi de yoktu. Yaz tatillerinde Sarıcaköy’de, Gaybi’de, Durlaz’da  kafa dengi birkaç arkadaşı ile birlikte iş buluyordu; bağ bahçe işleri ve çapa yapıyorlardı en azından. Az, çok harçlıklarını çıkarıyorlardı buradan. Köylüler artık onları iyi tanıdıklarından, çekinmeden iş veriyorlardı her yıl tatiller başladığında.

İstanbul’da böyle bir olanak da yoktu iş bulmak için. İş bulamayınca kim para gönderecekti ki. İstanbul’da sefil olmak da vardı.

En iyisi burada okumaya devam etmek ve buradan öğretmen olmaktı. Bu nedenle istemeye istemeye vazgeçmişti İstanbul hayalinden.

Bu iç hesaplaşması yüzünden öğretmenin sözlerine ancak boynunu bükebilmişti, yanıtsız.

Sınıf arkadaşlarından biri “örtmenim o gitmeyecek İstanbul’a, vazgeçti” dedi.

Öğretmen yüzüne baktı, neden sorularıyla. Neden demedi; anlamıştı, tahmin etmişti kuşkusuz, üç yıldır her yönü ile tanıdığı öğrencisinin suskunluğunu.

 

“Bak”, dedi. “Bir defa dünyanın en güzel kentinde okuyacaksın, Türkiye’nin en güzel kentinde ve en güzel okulunda. Öğretmenlerin burada derslerde okuduğunuz bütün ders kitaplarının yazarları olacak. Hepsi seçkin, alanında sayılı isimler olan öğretmenler. Bütün Türkiye’deki öğretmen okullarından seçilip gelen arkadaşlarınız. Senin zaten çok sevdiğin derslerin ağırlıklı olacak. Her gün bu alanda çalışıp ilerleyeceksiniz. İstanbul’un sanat ortamında ufkunuzun açılması, sanatınızı, kültürünüzü etkileyecek. Sınıfınızda kız arkadaşlarınız çoğunlukta olacak. Onlarla birlikte okumak ne güzel. Kim bilir bir gün onlardan arkadaş olduğun biri ile evlenirsin, gelecekte”.

 

O, hiçbir şey söylemeden dinledi sadece. Dinledikçe hayal etmeye başladı bir bir bunları. “Gideceğim, mutlaka gideceğim öğretmenim” dedi içinden.

Öğretmeni yüzündeki değişimden, içten içe gülümsemeden anlamıştı bütün olup biteni ve içinden geçenleri.  

Akşamüzeri idareden çağırdılar onu. Memurlardan Abitter Bey odasına aldı, “Bak oğlum” dedi; “dersler biter bitmez Ziraat’a gideceksin, Bahçıvan Mehmet Ağa’yı göreceksin. Bütün yaz boyunca, İstanbul’a gidinceye kadar orada, onun yanında çalışacaksın. O sana ne buyurursa yapacaksın. Biz sana yevmiye vereceğiz, yevmiyelerin bende birikecek, bunlar senin yol harçlığın olacak. Arada canın bir şey çektiğinde Galip Amcaya gideceksin, alıp yazdıracaksın. Ama yevmiye alıyorum diye aklına geleni almayacaksın; tutumlu ol ki yol harçlığın çok olsun”.

 

Daha dersler bitmeden Ziraat’a gitti o.

Bahçıvan Mehmet Ağa’yı buldu.

Mehmet Ağa, günlük koşturmaca içinde sağa sola yönlendirmeler yapıyordu. Kazmalar, kürekler, bellerle uğraşıyordu. O daha “beni” derken, sözünü bitirmesini beklemeden güler yüzle “gel oğlum” dedi,  derenin kenarındaki sundurmanın altına doğru yürümeye başladı, o da peşinden.

Sundurmanın altındaki tahta sedirlere oturdu, “sen de otur” dedi, babacan tavrıyla. “Ben durumunu biliyorum senin”. 

Bahçıvan Mehmet Ağa’yı tanımayan bulunmazdı öğrenciler, öğretmenler içinde. Eski yeni bütün mezunlar, öğretmenler. Onun sorumluluğundaki Ziraat, okulun her şeyi ve Mehmet Ağa da Ziraat’ın her şeyiydi. Herkes tarafından sayılır, sevilirdi. Ama onu nereden tanıyacaktı bunca öğrenci içinden; birileri durumu anlatmasa.

“Bundan sonra burada benim yardımcım olacaksın, bağ-bahçe işlerinde. Her gün sabah senin neler yapacağını, nerede ne zaman su tutacağını, yumurtaları ne zaman toplayacağını, belleri, kürekleri depoya sayarak toplayıp nasıl istif edeceğini kararlaştıracağız. İşin bitince seni aradığımda bu sundurmanın altında bulacağım. Başka yerlere gizlenip kendini aratmayacaksın. Burada resim çalışacaksın, işten gelir, gelmez, boş durmak yok.

Hadi şimdi çalışacağın yerleri birlikte gezelim, işlerini tarif edeyim sana”.

Bahçeye gittiler birlikte, domateslerin, biberlerin, patlıcanların bulunduğu. “Şu şu sıralardan domates, biber alıp yiyebilirsin. Ama yaz çalışmasındaki öğrencilere göstere göstere yapma. Sonra baş edemeyiz. Onların olmadığı bir zaman”.

Suyun nasıl tutulacağını gösterdi. Zaten köy çocuğu olduğu için, köylerindeki değirmen yanında dereden, çaydan gelen sulardan su tutmasını, küçük de olsa bahçelerini sulamasını iyi biliyordu. Aralarından tavukların bile geçemeyeceği dikenli Gladiçyaların arasından bir geçit buldu, Mehmet Ağa, bağa girdiler. “Şu üzüm çıbıkları senin. Bunlardan yersin, kimse görmeden”.

Bahçıvan Mehmet Ağa gereken bilgileri okuldaki öğretmenlerden, idareden almıştı. Buradaki işleri yaz çalışmasına katılan her hangi bir öğrenci de yapabilirdi. Hatta önceleri bu işleri yine öğrenciler normal bir görev olarak zaten yapıyorlardı. Bu güne kadar kimseye böyle yevmiyeli bir görev verilmemişti ve yaz çalışması ilkeleri içinde yoktu böyle bir uygulama. Bütün plan ona fırsat yaratmak, yaz boyunca resim yaparak sınavlara hazırlanmasına zemin hazırlamak, aynı zamanda harçlık biriktirerek yol parasını sağlamak üzerine kurulmuştu.

 

Yaz boyu yüzlerce öğrenci Ziraat’ta çalışmalara katıldı, meyvelerin toplanması, kışlık hoşaf için kurutulması gibi işlerden başlayarak bütün bağ bahçe işleri, çapalar, yeni hendeklerin açılması, kışlık fasulyelerin toplanması gibi bütün işler öğrencilerce yapıldı. Bu okulların temel felsefesi içinde üretime katılmak, en azından üretimin içinde yer almak gibi kutsal bir görev de vardı. “Üretmeyenin tüketmeye hakkı yoktur” sözü ve ilkesi gibi onurlu bir görevdi bu. Bu yüzden öğrencilerin emeği ve alınteri ile dikilmiş, üretilmiş tarlalar, bahçeler, bağlar, meyvelikler İvriz Çayının vadisinden başlayarak Torosların kıraç, neredeyse topraksız; taş ve granit kayalardan oluşan yamaçlarına kadar uzanıyordu. “Buralarda hiçbir şey olmaz, Allahın unuttuğu yerler buralar, ağaç mağaç yetişmez buralarda” denilen bozkırlar şimdi binlerce meyve ağacıyla orman gibiydi. Kayaların arasına avuç avuç taşınan topraklarla dikilen akasyalar, çamlar, kayısılar serpilip büyümüştü. Elma, erik, vişne, ayva bahçelerinden tonlarla meyve alınıyordu her yıl. Emeğin, üretimin, alın terinin ne olduğunu bilen insanlar yetiştirmek de bir yürek işiydi, bu ülke için. Laf ebesi değil.

 

Bütün yaz böyle geçti, sundurmanın altında resim çalışarak, çok az sayıdaki resim kitaplarını, sanat tarihi kitaplarını okuyarak, inceleyerek. En çok da İstanbul’u, sınavı düşünerek. 

Eylül ayının başlarında ilk sınavları birkaç arkadaşı ile birlikte kazandığı haberleri geldi  İstanbul’dan. Asıl ikinci sınavların Ekim ayının başlarında İstanbul’da Çapa’da   yapılacağı duyuruluyordu. İlk sınavlar okuldan gönderilen sanat dosyaları üzerinden yapılıyordu. Daha Mayıs ayı bitmeden dosyalar hazırlanıp Haziran ayında gönderilmişti İstanbul’a. Bütün bir yıl boyunca yapılan çalışmalardan örnekler seçilip paspartuları yapılmış ve kalın dosyalar içinde sunulmuştu; resim öğretmenleri rehberliğinde. 

Şimdi İstanbul sınavı vardı  önlerinde. Orada bütün Türkiye’deki Öğretmen Okulları’ndan seçilip gelen iddialı öğrenciler arasında yeniden eleme yapılacak ve başarılı olanlar Çapa’da okumaya hak kazanacaklardı.  Bunca az öğrenci alınacağının bilinmesine rağmen bütün öğretmenleri onun ve arkadaşlarının başarılı olacağına inanıyorlardı bu sınavlarda. 

Ayrılma günü geldi, kendisine bir baba gibi kol kanat geren Mehmet Ağa ve Ziraat’taki bütün çalışanlarla vedalaştı. Mehmet Ağa “unutma oğlum buraları, bizleri” dedi. “Bu zamana kadar gidenler hep unuttular, sen bari unutma”. O kocaman elleri ve sürekli çalışmaktan neredeyse kemikleşmiş kolları ile sıkı sıkı kucakladı onu. Bu geçen birkaç ay boyunca bir kez olsun suratını asmadığı, hep koruyup kolladığı bu köy çocuğunu kendince güzel tekerlemelerle uğurladı.

 

Memur Abitter Bey çağırdı idareye onu. İki zarf verdi. Birini tren bileti için şimdiden açabileceğini, yol harçlığını buradan harcayacağını; ikinci zarfı bu paralar bitinceye kadar açmayacağını, zorunlu olmadıkça açmaması gerektiğini vurgulayarak anlattı. Zarfları iç çamaşırına nasıl tutturacağını, kimseye paralarından söz etmemesi; kimseye borç vermemesi; ne oldum delisi olmaması gerektiğini birkaç kez yineledi.  Başarılar diledi, o kocaman cüssesi ile kucaklayıp, uğurladı.

Ekim ayının ilk günlerinde Resim ve Müzik alanından birinci sınavı kazanan öğrenciler okulun kamyonet bozması otobüsüyle Ereğli tren istasyonuna hareket etti, başta sınıf öğretmenleri ile bütün öğretmenlerin ve öğrencilerin coşkulu uğurlamalarıyla.

Bu ayrılığın kalıcı olması  da vardı, başarısız olarak dönülmesi de. O, dolabındaki üç beş eşyasını da alıp hiç dönmeyecekmiş gibi vedalaşmıştı herkesle; kendine çok güvendiğinden. Aksi durumda dönüşü yıkım olabilirdi. Bu yüzden daha önce İstanbul’da başarısız olup geri dönenler uzun süre kendilerini toparlayamamış, kendi içlerine kapanmışlar.  Ağabeyleri bu konu üzerinde çok duruyorlardı, geri gelirseniz üzülmeyin, burası sizin okulunuz, diye moral veriyorlardı her konuşmalarında.   

Trene ilk kez biniyordu bu grup. İçlerinde en deneyimlisi ve grubun sorumlusu Müzik alanından giden Ziya idi. Onun ağabeyi daha önce bu okulda okuyup mezun olduğu için. Ayrıca bazı sınıfları çift dikiş yaptığından yaşı da büyüktü Ziya’nın, diğerlerinden. Yolculuk öncesi birer simit aldı arkadaşları, o almadı, Abitter Beyin uyarıları aklına geldiğinden. Öğle yemeğindeki böreklerini ona vermişlerdi arkadaşları, “yolda yersin” diye.

Tren hareket etti Ereğli’den, bir öğleden sonra. O, bundan birkaç yıl önce bir kemik torbası gibi, zayıf, çelimsiz bir çocuk olarak bin bir hayalle ve bin bir heyecanla geldiği Ereğli’den ve okulundan yine bin bir heyecanla ve hayallerle ayrılıyordu, yeni bir yaşam savaşı için. Bu okulda geçen yıllar içinde çok şeyler kazanan; gelişip serpilen, spor, edebiyat, sanat alanlarında kendini göstermesini bilen; hayatı biraz daha anlamaya, sorgulamaya başlayan 17 yaşlarında bir genç. Ötekiler de ondan pek farklı değil kuşkusuz. Şimdi İstanbul’a, bir bilinmezler ülkesine hareket eden kara trende, ağır kokular içindeki bir kompartımanda; sessiz, suskun birbirlerinin yüzüne bakıp yol almaya başladılar; hepsinin aklından geçenler birbirinden pek farklı olmadan. 

Sabah uyur uyanık, yol sersemi olarak indiler, Haydarpaşa’da trenden.

Tuvalete bile gitseler birbirlerinden ayrılmama, gerekirse kalabalıklarda birbirlerinin ceketlerini tutma gibi uyarıları çok dinledikleri için gruptan ayrılmadan haşmetli gar binasına geldiler. “Kalabalığın biraz azalmasını bekleyelim” dedi Ziya. Ön merdivenlere gelip ilk kez boğazı ve İstanbul’u seyretmeye başladılar, şaşkınlık içinde.

Vapura telaş içinde koşturan insanları, simitçileri, motorcuları, kayıkçıları. Bundan sonra bu kentte, bu yaşam koşturması içinde yer alacaklarını hayal ederek.

Epeyce beklediler, kalabalıkların azalmasını. Birer simit aldılar, paralarını ondan bundan saklayarak. Ziya’nın işareti ile kendilerinden öncekilerin yaptıklarını taklit ederek turnikeye girdiler, biletlerini onlar gibi alarak.

Vapurun girişteki sağ yanında açıktaki yerlere ilişerek dizildiler, içerilere girmeye çekinmelerinin yanında etrafı gözlemleyebilmek için. Sabah serinliği önce yüzlerini, sonra kuru bir simitle duran yol yorgunu vücutlarını üşütmeye başlasa da ayrılmadılar buradan, Eminönü’ne varıncaya kadar. Boğazı, kıyılarını, Topkapı Sarayı burnunu, Kız Kulesini bütün merakları içinde anlamaya, tanımaya çalışarak.

Eminönü’nde daha önce kendilerine tarif edildiği, hem de günlerce tarif edildiği gibi 84 numaralı Topkapı otobüsünü sordular, birbirlerinden ayrılmadan. İlk kez gördükleri Troleybüse oturunca derin bir oh çektiler, rahatladılar az da olsa. Sıkı sıkı tembihlediler biletçiye. “Çapa Öğretmen Okulu durağında ineceğiz” diye.

Gözleri ve kulakları hep biletçide yollar, dönemeçler, duraklar geçtiler, sonra “Çapa” sesiyle yerlerinden fırlayıp indiler. Karşılarında saray gibi bir bina duruyordu. Bu bina okulları olacaktı, bu muhteşem binanın içinde okuyacak, yaşayacaklardı.

Caddeye bakan bahçe kapısından ürkerek, çekinerek girdikten sonra mermer merdivenlerden çıkıp onlara saray girişi gibi gelen ana kapıdan girdiler binaya. Girişin sağında ve solunda iki ayrı kapı ve onların yanında kendilerini içinde gördükleri iki büyük devasa ayna bulunuyordu. Birbirlerine baktılar, durumlarına gülsünler mi, şaşırsınlar mı karar veremeden, çekingen, ürkek, kuşkulu yüzlerine. Tam karşıda iki yandan yukarı çıkan merdivenler ve onların ortasında büyük bir Atatürk büstü. Sağa ve sola giden geniş koridorlar.

Her hallerinden yeni geldikleri hemen belli olan bu grubu bir ağabey sağdaki kapıya yönlendirdi ve içeri girerek “hocam yeni öğrenciler geldi” dedi. Saçsız, ciddi tavırlı bir öğretmen ve yanında güleç yüzlü bir bayan öğretmen onları içeri aldılar. Önlerindeki listelerden tek tek isimlere baktılar. Onun içinden ne korkular gelip geçti o birkaç dakika içinde, kendi ismi okununcaya kadar: “Okudukları listede ya adım çıkmazsa” diye. Bu yüzden başkalarının ağzından ismini duyunca içini ayrı bir sevinç kapladı. Nereden, nasıl geldiklerini, ne yiyip içtiklerini sordular, az önceki ağabeye “bunları yatakhaneye çıkar, yerleştir; sonra yemekhaneye götür” dediler. 

Geniş, tertemiz koridorlardan geçip, merdivenlerle yatakhaneye çıkıldı; her şey planlanmış, yatakları hazırlanmıştı. Bölük pörçük eşyalarını yerleştirdiler gösterilen dolaplara.

 Sağı-solu kontrol ediyorlardı durmadan, yerlerini yurtlarını tam öğrenmek için. Bir yandan da daha önce buraya kendi okullarından gelen eski öğrencilerle görüşebilmenin yollarını soruşturuyorlardı. Bir an önce onlarla tanışıp, sınavların nasıl yapıldığı konusunda bilgi ve öneri almak için. Böyle durumlarda hısım akrabadan ileridir arkadaşlar, tanıdıklar.

Müzikten Emin ve Feridun vardı tanıdıkları, geçen yıl kazanan. Resimden Yunus.  Sağa sola sordular, birkaç kişiye akıllarından geçenleri danıştılar. Koridorları gezindiler; birkaç kez, sınıfları, laboratuarları, konferans salonunu, sınavların yapılacağı yerleri, tuvaletleri, her an sıcak su aktığını gördükleri banyoları öğrenmeye çalıştılar, imrenerek.

Öğle yemeği için yemekhaneye yönlendirildiler. Tertemiz masalar, tabaklar, bol yemeklerle daha şimdiden “iyi ki gelmişiz” dedirtecek bir ortam içinde. 

 

O günün gecesi yumuşacık yataklarda yatmalarına rağmen sabah başlayacak sınavların kaygısı ile tedirgin uyudular.

Erkenden kendi kendilerine moral vermeye çalışıyorlardı. Bugüne kadar en başarılı, en iddialı okullardan biri olarak biliniyordu okulları. Okullarının çok iyi öğretmenleri vardı ve onları iyi yetiştirme ve hazırlama sorumlulukları da.

Atatürk büstünün yanındaki merdivenlerden iki kat yukarı çıkılarak gidiliyordu sınav olacakları  atölyeye. Çok geniş, yüksek tavanlı aydınlık kare biçimli bir atölye. Her yanı resim, büst, heykel, rölyef dolu.

Rehber ağabeylerin yönlendirmesiyle, bütün öğrenciler bu atölyede kendilerine bir sehpa ve yer seçtiler. Kısa boylu, güzel giyimli, esmer bir öğretmen, sınavlar için talimatlar veriyordu, sağa-sola.  Adını soruşturdular hemen; İlhami Demirci imiş. Daha önce kendi okullarında aynı öğretmenin öğrencisi olan öğretmenleri tarafından bütün özellikleri anlatılan ünlü sanatçı-öğretmen “işte buymuş” dediler kendi kendilerine. Çapa’da okuyup da İlhami Demirci adını bilmeyen, onu taparcasına sevmeyen yoktur zaten. Bunu onun yetiştirdiği öğretmenlerden, sanatçılardan anlamak da mümkün. Çok sevdikleri kendi öğretmenleri bunun önemli örnekleri.

Bir hademeyi model oturttular.  Modelden desen çalışmasından sonra, ortaya hazırlanan bir düzenlemeden renkli natürmort çalışması yapılarak sınavın uygulamalı bölümü gerçekleştirildi. 

Bundan sonra serbest kaldı öğrenciler. Bahçede, ana caddede eski okullarından tanıdıklarıyla sohbetler yaparak; kendileri gibi sınava girenlerden okulları hakkında bilgiler alarak geçirdiler bu günü.

Ertesi günün sabahı mülakat başladı sırayla.

Dört öğretmen bir masaya oturmuşlar, önlerinde, yanlarında dosyalar, kitaplar.

Sınava girenin, sınavlarda çizdiği deseni, boyadığı natürmortu ve daha önce gönderilen kapsamlı çalışma dosyası. Sanata ilişin soruların yanında, ilgisi, tutusu, resim alanında çalışmalara ne zaman, nasıl başladığı gibi. Kimliği, kişiliği, konuşma tarzı, psikolojik tavırları gibi çeşitli ölçütler.

Çok sayıda aday içinden az sayıda seçim. O günlerin sınırlı olanakları içinde 10 kadar resim, 10 kadar da müzik alanında öğrenci seçildiği düşünülürse sınavı kazananların sayısının ne kadar az olduğu görülür. 

Bu zorlu sınavları kazandı  o ve diğer arkadaşları. Artık pek çok öğrencinin ve özellikle 21 Köy Enstitüsü’nün devamı olan altı yıllık öğretmen okullarının orta kısım öğrencilerinden sanata ilgi duyanların ya da duyurulanların hayalinde olan okulun öğrencisi olmanın hazzı ile. Sınava giden öğrencilerinin kazanması geldikleri okullarında da ilgi ile karşılanması da ayrı bir sevinç nedeni.  

 

Çapa Öğretmen Okulu Resim ve Müzik Semineri uygulaması birkaç gencin yaşamöyküsü olmaktan öte çok yönlü anlamlar taşır. Okullarda ve özellikle Öğretmen Okullarında insana-öğrenciye verilen önemin, ilgi ve tutkular yaratmanın, bu doğrultuda öğrencileri yönlendirmenin ve olanaklar hazırlayarak yollar açmanın ilginç örnekleri.

Buluğ çağındaki bir çocuğun hangi motiflerle yönlendirileceğinin, hangi örneklerin onun ilgisini yürekten çekeceğinin hesabını yapabilmek ve bunu gerçekliğe dönüştürebilmek büyük bir yetkinlik ve birikim ister. Ona sahip çıkmak, kıt olanakları onun yolunu açmak için kimliğini zedelemeden yardımlarla-insanca yol ve yöntemlerle sistemler geliştirmek. Gerçek eğitim işte bu.  O nitelikli öğretmeni yetiştiren sistemler, ne oldu da yaşam dinamiklerinden, kendi kimliklerinden, cevherlerinden haberi olmayan, bir türlü kendisi olamayan, sürekli başkalarının rolleri içinde yaşamaya çalışan gençler yetiştiren öğretmenler ve okullar yaratıldı sorgulanması gereken bu.

Kara tahtanın önünde yapılan konuşmadaki o genç için bu yetkin eğitimcinin öngörülerinin, dikkat çekmek için söylediği her cümlenin yaşandığını, söylediği her şeyin gerçekleştiğini özellikle vurgulamak gerekir. Aradan elli yıla yakın zaman geçmiş olmasına karşın dün gibi duyumsanan anılar dizgesi.

Sanat alanında yetkinliğini kanıtlamış bireyler oldu bu öğrenciler.

İstanbul’un sanat ve kültür ortamında sosyalleştiler.

Sınıf arkadaşlarıyla evlendiler. O da kendisi gibi seçilerek gelen ve benzer öğretmen modelleri tarafından yönlendirilen kız arkadaşı ile evlendi.

Alanlarında ilerlemenin, üst alanlara çıkabilmenin, ülkelerini yurt içinde ve dışında temsil edebilmenin, üretmenin, eğitmenin, paylaşmanın mücadelesini her zaman verdiler.

Ulusalcılığın, Atatürk devrimciliğinin, yurt, ulus, insan ve doğa sevgisinin; akılcılığın, pozitif bilimlerin; aklını, beynini, inançlarını özgürce kullanmanın, bunları kimsenin güdümüne terk etmemenin temsilcileri oldular. 

Anlatmaya çalışılanlar bundan elli yıl kadar önce bu ülkenin eğitim modellerinden bir okulda;  22-23 yaşlarında genç bir bayan öğretmenin hangi okullarda, hangi koşullarda kendini bu denli yetiştirip yetkin hale getirdiğinin ve karşısına gelen bir köy çocuğunu hangi bilinç içinde yönlendirdiğinin, arkasında durduğunun, ona nasıl olanaklar hazırladığının kısa bir öyküsü.

Aynı zamanda; aynı pınarlardan beslenen binlerce çocuğun, gencin öyküsü.

Başka bir açıdan da hangi eğitim anlayışından nerelere, nasıl bir eğitim çıkmazına geldiğimizin, getirildiğimizin.