Yaşamın Anlamı ve Yaşamak

Yıllar önce Amerikalı bir misafiri gelmişti, eğitimci bir büyüğümüzün. Taa Amerika’dan gelmiş bu yaşlı iki insanı; Ronald Ailesini biz de konuk edelim, diye düşündük. İkisi de çok zor yürüyebiliyorlardı, yaşlılıktan. Özellikle Bayan Ronald ancak iki bastonla… Yoldan birkaç merdivenle çıkılan evimize zorlukla gelebildiler.

 “Taa Amerika’lardan nasıl gelmişler buralara, bu halleriyle” diye yorumladı, konuklarımızı gören konu komşu. Oysa evimizdeki konuşmalar sırasında öğrendik ki birkaç aydır Türkiye’delermiş, birkaç günlük macera değil. Önce Antalya bölgesini, sonra Kapadokya’yı karış karış gezerek Ankara’ya gelmişler. Bu günlerde de Ankara’yı gezecekler, sonra İstanbul.yaşı-başı ne olursa olsun gezmenin-görmenin tadını tam çıkarmasını bilen bir anlayış.

Ülkemizdeki tarihi değerlerin ve doğal güzelliklerin bulunduğu bölgelerimizde turistlerin ilgisini sizler de görmüşsünüzdür. Özellikle belli bir yaşın üstündeki turistleri ellerinde bastonları ve ağır aksak yürüyüşlerle dünyayı ve bir anlamda yaşamı keşif çabaları içinde gördükçe gıpta ile izler, çeşitli sorgulamalar yapardık eşimle, kendi kendimize. Bu ülkenin her yerini gezip gören bir aile olarak bir yandan da Ronald ailesi gibi örnekleri sorgulardık. Önümüzde canlı bir örnek olarak görürdük hep.

*

Yine neler konuşulduğunu biliyorum, bu ailenin ardından:

“Hem yaşlısın, hem yürüme zorluğu çekiyorsun, ne işin var buralarda. Otur oturduğun yerde, aç televizyonu, otur karşısına; kanal kanal gez, ne güzel diziler var, sulu sepken”.

 “Düşeceksin, oranı-buranı, bir yerlerini iyice kıracaksın, rezil, rüsva olacaksın.”

“Bu yaşlarda kırıklar da iyileşmez ki, süründürür insanı.”

 “Rahatlık mı battı size, be adamlar”.

“Bizim herifler kahveden eve, evden camiye giderken bile korkuyorlar; bunlarınki ne cesaret”.

“Evinin, memleketinin suyu mu çıktı”.

“Bunların oğlu, kızı, kızanı yok mu ki buralara salıveriyorlar, ne işiniz var, elin memleketinde demiyorlar”.

“Benim babam bir askere giderken çıkmış köyden, bir de son yıllarında hastalığında.

Anam hiç çıkmamış bir karış eni, bir karış boyu olan köyümüzden. Bunlar Amerikalardan geliyor buralara”.

Daha neler de neler.

*

Biz bir adım sağımızı-solumuzu görmekten korkarken, Ronald ailesi nasıl bir mutluluk içinde anlatıyorlardı, gezdikleri bu Anadolu açık hava müzelerini bize. Dünyayı keşfediyorlardı, ama aslında kendilerini keşfediyorlardı bir başka açıdan da. Yaşamlarını anlamlandırmayı, onu zenginleştirmeyi.

Tıkız, onun bunun yarattığı gerçek ya da sanal sorunlar, çirkinlikler, çirkeflikler arasında sıkışıp kalmış, insanoğlu dünyanın her yerinde; neden yaşadığının farkına varmadan. İnsanın kimyasını, ruhsal durumunu, yaşama bakış açısını darmadağın eden bir yaşam az ya da çok bütün insanları etkilemekte. Bunlar arasına sıkışıp kalmak mı ya da yaşamı bu dizgenin biraz olsun dışına çıkarabilecek, “oh be dünya varmış” dedirtecek seçenekler mi?

Başka bir boyutuyla daraltıymış, hapsedilmiş yaşam çevresinin çemberlerini kırarak,    dışarıda olup bitenleri merak etmek. Doğasıyla, tarihiyle, insanıyla, farklı kültürel tatları araştırmanın, görmenin, incelemenin; tanımanın, bilmenin, ufkunu genişletmenin mutluluğu.

İşte bunu yapıyordu Ronald ailesi. Yaşam cenderesinde sıkışıp kalmış, uyuşuk, pısırık insan tipi olmak istemediklerinden. Dünyayı gezmek, dünyalı olmak, dünyanın her yerinde farklı kültürlerle, farklı insanlarla, yeni dostluklarla zenginleşmek…  

*

Bir zamanlar çok söylenen bir okul şarkısı vardı:

“Orda bir köy var uzakta,

O Köy bizim köyümüzdür,

Gezmesek de görmesek de

O köy bizim köyümüzdür.”

1960’ların kuşağı bunu değiştirdi.

“Gezmediğin, görmediğin köy senin değildir”.

“Gezmezsen, görmezsen, dağında, bayırında dizlerini yormazsan; pınarlarında yüzünü serinletemezsen, toplumunun içinde yaşamazsan; yüreğini sana açan insanlarıyla, candan kucaklaşmazsan;  aşını paylaşmaz, çorbasını içmezsen, nasıl senin olur?

Tarihini, coğrafyanı, geçmişini oluşturan uygarlıkların sana bıraktıklarını hayranlıkla yüreğine, beynine nakşetmezsen; tarihsel ve toplumsal değerlerini merak edip, didiklemezsen niye senin olsun ki?

Bunları bir bir hatmettiğinde iş bitiyor mu?

Çok zengin tarihsel, kültürel, sosyal değerlere sahip olan bir dünyada yaşıyorsun: Dünya artık çok küçüldü. Ankara’dan uçağa bindiğinde bir iki saat içinde başka bir ülkede, bambaşka bir toplumda, başka bir uygarlık içindesin.

Bu dünyada yaşadığına göre dünyanın her yeri senin ufkun içinde niye olmasın?

 *

Son yıllarda çok disiplinli, planlı, nitelikli yurtiçi tur organizasyonları her yaştan insanı bu ülkenin çeşitli bölgelerine götürüyor artık. Bizde de bastonuyla, ağır aksak bu gezilere katılanların sayısı gittikçe artıyor.

Yurtiçi gezilerin yanında çok kaliteli yurtdışı turlar ve geziler de düzenliyorlar.

Bizim de dostlardan oluşan gezi grubumuzla sürekli katıldığımız bu gezilerde örneğin, bir Şükran Taşdemiroğlu ablamız/annemiz var, bütün gezilerimizi kaçırmayan. Kış, yaz, soğuk, sıcak demeden. Atom karınca sıfatını takmış bazı arkadaşlarımız ona. Herkesten daha çok merak eden, soran, sorgulayan, öğrenmek isteyen. Grubumuzla birilikte Roma’da, Paris’te, Barselona’da bir günde 20-25 km. yürüdüğümüz çok olmuştur.  Bir gün olsun, “yoruldum, bu kadar koşturma yeter bana, pes artık” demeden. Bütün müzeleri, sanat merkezlerini bir sanat alanı insanından daha çok merakla izleyen; öğrenme tutkunu, sanat tutkunu.

*

Bu yazımda böyle bir tura katılan bir başka büyükanneden de söz etmek istiyorum.

23-30 Kasım 2009 tarihleri arasında bir Mısır gezisi düzenledik. Şükran ablamız pasaportundaki gecikme nedeniyle katılamadı/çok üzüldü. Ama bu kez bir başka  büyükanne bu gezinin bütün aşamalarında yer aldı Feyzal Arkün: Kimseye en küçük bir yükü olmadan, oflamadan-puflamadan; her an mutlu, her an sevecen, daima gülen yüzü ile geziye katılanlara yaşam denen gizemli serüvenin ne denli zenginleştirilebileceğinin örneklerini vererek.

Kimseden yardım almamak, başka dünyaların, başka uygarlıkların, kültürlerin mirasına tanık olabilmek, aralarında dolaşabilmek, beş bin yıllık insanüstü eserlere elini değebilmek, bunların tılsımlı öykülerini dinleyebilmek, çok farklı iki yaş diliminden, dokuz yaşındaki en küçük gezginimiz Deniz’le yan yana tarihin içinde dolaşabilmek, Nil nehrinin üzerinde gezebilmek; Piramitler, Lüksor, Karnak, Krallar Vadisi, Hatshepsut, Edfu, Ko-ombo, Phlae, Ebu-Simbel gibi görkemli sanat tarihi eserlerini görebilmek, hayranlıkla izleyebilmek, öykülerini dinleyebilmek;  Kahire, İskenderiye gibi adını duydukları ama içine ancak girebildikleri kentlerde dolaşabilmek.

İşte bunu yaptı ve bunu yaşadı büyükannemiz. Gezimizdeki herkesin büyükannesi.

Akranları Türkiye’de dünyadan elini eteğini çekip, miadının/yaşam süresinin kazasız, belasız dolmasını beklerken. Yaşam denen nimeti bütün boyutları ile kendi gücü ve çapı oranında değerlendirebilmek; anlam katabilmek, zenginleştirebilmek ve yaşam coşkusunu yüreğinde hissedebilmek varken, sonunu beklemek ne anlamsız.

Bizim analarımız, babalarımız da en az başka uluslarınkiler kadar bu dünyanın insanları. Bizim analarımızın, babalarımızın da hakkı bu nimetleri paylaşmak…

Yaşı, başı ne olursa olsun; bu geniş ufuk içinde yer alabilmenin, yaşamı anlamlandırabilmenin “yaşıyoruuuuum”diye bağırabilmenin, özetle mutluluğun bir başka yolu.

Bu sevgili büyükanne bütün gezi grubumuzun simgesiydi, herkesin büyükannesi. Mutlu bir büyükanneliğin nasıl yaşandığı örneğini verdi; herkese.

Yaşam size, sizin onu sevdiğiniz, değer verdiğiniz; nimetlerini baş tacı yaptığınız kadar yanıt verir. Yaşama küsen, aslında kendine küser. Mutluluk kanallarını her şeye rağmen açık tutmak, doyasıya yaşamak; aynı zamanda başka insanlara da mutluluk örnekleri sunmak demektir.
                                                                              04.01.2010